“Nereye Gidiyorsun?”, “Bilmiyorum ki!”

-
Aa
+
a
a
a

Fizan Ekspresi’nde Milat Bülent Kılıç, Münih’teki İran muhalefeti mitingi üzerinden monarşistlerin yükselişini, sürgündeki elitlerin rolünü, muhalefet içi çatlakları ve Rejim baskısı altındaki İran’da sokak eylemlerinden grevlere uzanan yeni arayışları değerlendiriyor.

""

Geçen hafta programın yayınlandığı saatlerde ve ondan hemen sonra, İran muhalefetinin büyük ölçüde monarşi yanlılarından oluşan önemli bir bölümü Münih’te büyük bir miting düzenledi. Her zaman, her mitingde olduğu gibi bu mitingde de katılımın ne düzeyde olduğu tartışma konusu oldu. Kimine göre 80 bin, kimine göre 200-250 bin kişi katıldı bu mitinge. 80 bin kişiyi de, 250 bin kişiyi de küçümsemek mümkün değil. Ama bu kalabalıkların Avrupa’nın ve Almanya’nın bütün kentlerinden trenler, uçaklar, otomobillerle akın ettiklerini gözetmeliyiz - bu, bir. İkincisi ise kalabalığın ruhunu monarşi yanlıları oluştursa da tamamı monarşi yanlısı değildi. Bu türden gösterilerde, son yıllarda hep olduğu gibi, Rıza Pehlevi yanlıları yani genel olarak monarşistler, öteki grupları bastırdılar ve mitinge kendi damgalarını vurmayı başardılar.



Bu mitinge ilişkin olarak muhalefetin öteki unsurları neler düşündüler, neler söylediler, onunla başlayalım: Sol gruplar ve komünistler, bu organizasyonun finansmanının Batılı güçlerce sağlandığını düşünüyor ve bundan rahatsız oluyor. Münih’te toplananları da halkın öz unsurları olarak değil, sürgündeki elitler olarak niteliyor ki büyük ölçüde benim de katıldığım bir saptama bu. Belki şu nüansı koymamız gerekir: Klasik anlamıyla İranlı seçkinler kategorisine girmeyenler de bu eylemlere ya damgasını vuramıyor ya da bu güç karşısında akıntıya kapılmış olmaktan bir huzursuzluk duymuyor. 

Solun bu mitingle ilgili birçok başlıkta eleştirileri var ve onlardan biri de bütün miting boyunca idamlar, mahkumlar ve Hamaney aleyhine en küçük bir sloganın atılmaması oldu. Düzenleme komitesine iletilen bu yöndeki talepler de komite üyelerinin kürsüden yaptığı “sevgi dolu mesajlar verelim” yollu karşılıklarla geçiştirildi. Onun yerine “Cavid Şah” yani “Ölümsüz Şah”, “İn akherin neberd-e, Pehlevi bermigerd-e” yani “Bu, mücadelenin son aşamasıdır, Pehlevi İran’a geri dönüyor” sloganlarını tercih ettiler.  Bu sloganlardan da anlaşılacağı üzere, monarşistlerin ufku son derece dar ve İran halkına biricik vaatleri Şahlık düzenini geri döndürmek ve başka da hiçbir şey demiyorlar.



Halkın mücahitleri adlı solcu-İslamcı örgüt, Münih mitingine katılmadı. Bunu yerine bir önceki gün kendi mitingini düzenledi. Bu grup Monarşiye karşı çıkıyor ve böylesi bir hamlenin İran’ı daha da geri götüreceğini düşünüyor. 

Kürtler, Beluçlar, Azeriler ise yekpare bir tutum sergilemiyor. Komele adlı Kürt çevresi, Mehsa Olayları'ndan beri Rıza Pehlevi’yi destekliyor ama onun milliyetçi tonundan endişe ediyor, Rıza’nın federalizm garantisi vermesini umuyor. Azeri grupların birçoğu mitinge destek vermedi. Sağcı Güney Azerbaycan Kurtuluş Partisi, bağımsız bir İran talep ediyor olmasına karşın meydanı boş bırakmamak adına mitinge katıldı ama kendi bayrak, flama ve sloganlarıyla yer aldı ve Rıza Pehlevi yanlılarıyla gerilimler yaşadı. 

Beluçlar ise son günlerde Pehlevi’nin tonundan endişeliler ve onun Şii-Fars merkezli İran’ı restore edeceğinden çekiniyorlar. 

Dini-mezhebi açıdan değil ama etnik açıdan onların bu çekincelerini haklı çıkaracak öğeler de var gerçekten. Çünkü Şah yanlıları ve kürsüye çıkarılan konuşmacılar ısrarla tek millet, tek bayrak, tek vatan diyor. Tabii teknik olarak şunu da demek gerek; İran’ın tek parça kalmasını, bu anlamda tek bir bayrağı olmasını ve yine bir anlamda tek millet olmasını isteyen bütün gruplar bu monarşistlerle aynı düzlemde yer almıyor. Onlar, bölünmüş bir İran’ın Yugoslavyalaşacağını düşünüp böyle diyorlar yani amaç, belli bir etnisiteye üstünlük ya da ayrıcalık tanımak değil. 

Önemli bir ayrıntı da ABD’li Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham’ın mitinge katılması oldu. Graham, Amerikan ve İsrail kuklası monarşist kesimlerin sloganı olan “Make Iran Great Again” sloganı yazılı bir şapka takıp bir ara da Şah dönemi bayrağını dalgalandırdı ve Hamaney’i Hitler’e benzetti, Mollalar için de “dini Naziler” dedi. Graham gibi şahinlere kalsa, İran çoktan dümdüz edilmişti. Tabii, süreç onların arzuladığı ölçüde kusursuz işlemiyor.

Geçen haftaki programımda, son büyük katliamlardan sonra İran halkının bu durumla hesaplaşmaya, baş etmeye çalıştığından söz etmiştim. Elbette söz konusu olan yalnızca bir yas tutma, acıyı sindirme süreci değil; siyasal olarak da arayış sürüyor. Bu arayışın birçok yüzü var kuşkusuz. Örneğin, Trump’ın “Yardım yolda” demesine karşın İran’a saldırmamasından kaynaklanan bir boşa düşme, yüz üstü bırakılmış olma duygusu var. Bu, tabii ki İsrail’in ve ABD’nin İran’a saldırmasını isteyenlerin yaşadığı bir hal çünkü onların gözünde İran zaten işgal altında. Molla Rejimi, onların gözünde Moğol istilası gibi bir şey. Dolayısıyla İran’a yönelik bir saldırıyı İran halkına yönelik bir saldırı olarak değil, Molla Rejimi'ne yönelik bir saldırı gibi görüyorlar. 

Ülke içindeki ve ülke dışındaki İran muhalefetinin önemli bölümü değil kuşkusuz ama aklı başında olanları bir yandan da, 'geleneksel yöntemlerimizde ne gibi hatalar var ki halk olarak bir türlü başaramıyoruz' diye sorguluyorlar. Bu insanlardan biri benim çok önemsediğim bir aydın. Bu aydın, yaklaşık şöyle diyordu geçenlere: "Bizim büyük sokak eylemlerimizin pek çoğunda egemen ton duygu idi. Halk bir duygu patlamasıyla çıktı sokaklara. Tam da ayakkabılarını giyerken onlara sorsak ‘nereye gidiyorsun’ diye, belki ‘bilmiyorum ki’ diyecekler". Bu anlamda, örgütsüz, önderliksiz, programsız sokak hareketini fazla önemsemenin bir tür sokak fetişizmine neden olduğunu söylemeye çalışıyordu. "Artık başka yollar denemeliyiz ve bunlar, iş bırakma eylemleri, boykotlar, grevler biçiminde olmalı. O zaman Rejim'in bunları katliamlarla bastırma olasılığı da düşecektir," diyordu. Böyle düşünen ve hisseden başkaları da olmalı ki hafta içinde Çarşamba günü öğretmenler, ülke genelinde greve gittiler. Bazıları okullara gitmedi, bazıları ise gitti ama ders yapmadı.

İran’da Ocak ayındaki protestolar kanla bastırılalı beri Rejim’in büyük avı sürüyor. İnsanları evlerinden alıp alıp götürüyorlar ve bu nedenle aileler büyük bir kaygı içinde. Çünkü bu süreç basit bir hapis ya da dayakla sonuçlanabileceği gibi idama kadar giden bir yolun başlangıcı da olabiliyor.

Sadece Ocak ayında 40 bin eylemcinin gözaltına alındığı öne sürülüyor ve bir yandan da idamlar tam gaz devam ediyor. 

17 Şubat, en büyük katliamların yaşandığı 8 Ocak’ın 40. günüydü ve bizdeki gibi İranlılar da 40. günde törenler düzenliyor. Ama hem halkın bilinçli tepkisi, hem de muhalif siyasal çevrelerin çağrısıyla bu 40. günler uzun zamandır bir yeniden bir araya gelme, eylem ve protesto zemini oluyor. Hatta zaman zaman rejimin güçleriyle çatışmalar yaşanıyor. 

Her zamankinden farklı olarak, Molla Rejimi, bu kez, ölenlerin “kırkı” için Tahran’daki Merkez Camii'nde resmi ve dini bir tören düzenledi çünkü Rejim, eylemcilerin bir bölümünün İsrail ajanlarınca ve Batı'nın kuklası olan İslamcı terörist örgütlerce öldürüldüğünü öne sürüyor ve bu nedenle de şehit kategorisine soktuklarının sayısını yükseltmeye çalışıyor.