"Savaş harcamaları sosyal devleti öldürüyor, sosyal devlet savaş devleti oluyor"
Ekonomi Politik'te Ali Bilge, Finlandiya örneğinden hareketle Avrupa ve Türkiye’de hızla artan savunma ve savaş harcamalarının sosyal devlet üzerindeki etkilerini ele alıyor; Türkiye’nin savunma sanayii politikalarını ve Suriye’deki bölgesel gerilimleri değerlendiriyor. Ayrıca İmralı tutanakları, Kürt meselesinde yürütülen sürecin şeffaflığı ve Cengiz Çandar’ın son açıklamaları üzerinden demokrasi ve barış tartışmalarına odaklanıyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.: Her zamanki gibi yoğun bir haftayı geride bırakıp bir yoğun haftaya doğru yelken açmak üzere neler konuşacağız bugün?
A.B.: Öncelikle İsrail-Suriye-Türkiye üzerinden bir gerilim devam ediyor, buna değinelim. Etrafımızda savaşlar devam ediyor. Ankara’da yapılan NATO toplantısından sonra, Ankara Sanayi Odası bir ‘Savunma Sanayi Raporu’ yayınladı. Dünya, Avrupa, Türkiye aşırı bir şekilde silahlanıyor. Savaş sanayii ve silahlanma harcamaları üzerinde duralım. Konumuz bol: İmralı tutanakları ve Cengiz Çandar’ın açıklamaları da var, onlara da değinmeye çalışırız.
Geçenlerde dikkatimi çeken bir durum ile başlamak istiyorum. Son 10 yılda 10 binlerle ifade edilen, ülkeyi terk eden gençler var malum, ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerine gidiyorlar. Ancak dönüşlerin başladığına az da olsa şahit olmaya başladık. Finlandiya’da çalışan arkadaşımın oğlunun Türkiye’ye döndüğünü ve döndüğünde de savunma sanayiinde çalışamaya başladığını öğrenince Finlandiya da ne olup bittiğine bakayım istedim.

Finlandiya biliyorsunuz, Avrupa’nın gözbebeği olan ülkelerdendir. Malum II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da sosyal devlet anlayışının geliştiğine tanık olduk. Finlandiya’da bir sosyal devlet ülkesi olarak öne çıkanlardan oldu.
Ancak sosyal devlet ülkesi Finlandiya, Ukrayna savaşı nedeniyle önce Rusya endişesinden sonra da NATO’ya girme histerisine kapıldı ve 2022 yılında Finlandiya, NATO’ya kabul edildi.
NATO’ya kabul edilmeden önce Rusya ile olan 1340 km’lik sınırında çok az askeri gücü bulunuyordu. Finlandiya’nın öyle güçlü bir ordusu da yoktu. NATO’ya girmesiyle birlikte kendisine ve Ukrayna’ya destek için silaha kaynak ayırmaya başladı. Malum bir hedef var; NATO ülkelerinin GSMH’lerinin %5’i kadar savunma/savaş harcaması yapma yükümlülüğü, Trump standardı da denilen yükümlülüğe - ki Türkiye bu oranı aşan şekilde harcama yapıyor - ulaşma yarışı başladı, savaş harcamaları artmaya başladı.
Avrupa’nın en düşük “hiç gibi” işsizlik oranına sahip olan, yoksulluk riski olmayan ülkede, savunma/savaş harcamaları nedeniyle işsizlik ve yoksulluk artmış durumda. Silahlara yapılan harcamalar sosyal devletin çöküşüne neden olmuş Finlandiya’da. NATO hedefine ulaşmak için refah devleti bir anlamda savaş devleti devletine dönüşmüş durumda. Savunma/savaş harcamaları, Finlandiya’da sosyal devletin hızla aşınmasına yol açmış durumda.
Ukrayna savaşı başladığında Finlandiya’da sosyal demokrat bir iktidar vardı, onun başkanı da Sanna Marin, ilk önce “Ülkemiz için Rus tehlikesi yok,” demişti ve sonradan, birkaç ay içerisinde görüşünü değiştirdi, bu tehlikeden aşırı bir şekilde söz eder oldu, ülke NATO telaşına düştü. Marin sonrasında iktidara gelen sağcı iktidarlar da silah harcamalarını arttırmaya başladılar. Putin pek çok kez garanti vermesine rağmen, Rusya heyulasına öylesine kapıldılar ki Finlandiya’da NATO aşkı yükseldi ve askeri harcamalarda aşırı arttı.
NATO’ya girme aşkını kamçılayan ve askeri harcamaları artıran eski başbakan Marin, şimdilerde Tony Blair ile birlikte çalışıyormuş.
Finlandiya’nın NATO’ya katılmasına Türkiye neden engel olmuştu, onu da hatırlayalım. Osman Kavala’nın serbest bırakılması için Ankara’da 10 ülke büyük elçisi ortak bir açıklama yapmışlardı. Finlandiya da bunlar arasındaydı. Erdoğan bu ülkelerin elçilerini ‘persona in grata’ ilan etti. Bu nedenle İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılmasını Türkiye engelledi ama araya ABD girdi ve Türkiye’nin kolunu büktü, olayı düzeltti. 2023 Nisan’da da üyeliği onaylanmış oldu.
2027 yılına kadar 9 milyar Euro’luk kamu harcaması yapmayı planlayan Finlandiya, öncesinde bu harcamayı tamamlamış durumdaymış. Elbette bu harcamalar konut, çocuk, işsizlik, sosyal güvenlik, yerel hizmetler ve sağlık gibi alanlardan kesinti yapılarak gerçekleşti. Buralardan yaptığı kesintiyi savunmaya, savaş sanayine harcamışlar. Hastaneler, eğitim gibi temel sosyal devlet harcamalarından ve hatta barış üzerine çalışan kuruluşların fonları bile kesilmiş Finlandiya’da.
Ö.M.: Öyle mi? Barış hareketleriyle uğraşan örgütlerin fonları da kesilmiş öyle mi?
A.B.: Evet. Esas itibarıyla NGO’lara kaynak ayırmasıyla sosyal devlet olunur, barış çalışmaları için de geçerlidir, barış çalışmalarının fonlarını da kesilmiş. Soğuk savaş dönemi uygulamaları gibi Türkiye’de de barış için çalışan kişi ve kurumlar, bırakın bütçeden kaynak ayırmayı, yıllarca hapis yatmışlardı.
Bu işin savunma harcamaları boyutu dışında ekonomiye diğer olumsuz katkı yapan sınır ticaretinin bitmesi boyutu da bulunuyor. Rusya ile 1340 km sınırı var, bizde de eskiden olduğu gibi Rusya ile sınır ticareti, sınır turizmi varmış; pasavan geçişler yapılıyormuş. Şimdi ise bu hareketlilik de kalmamış, sınır ticaretinden kaynaklanan ekonomi de çökmüş. Sınır boylarındaki işsizlik %20’leri bulmuş. Ruslar bu bölgelere tatile geliyorlarmış, ciddi turizm aktivitesi varmış ama bugün bu aktivite de yok. Günlük kayıp 1 milyon Euro imiş.
Aynı zamanda sınır AB ve Rusya arasında önemli bir ticari geçiş noktası iken sınırın kapanması ile kara yolu taşımacılığı ve transit geçiş büyük ölçüde ortadan kalkmış yani Avrupa’ya giden transit yol geçişi hattı da çökmüş. Sınırlar bizde olduğu gibi kameralar, çitler, duvarlarla donatılmaya başlamış. Artık bunlara para harcanıyor, bunun için de sosyal devleti mahvediyorsun.
Avrupa ekonomileri son yıllarda kuraklıktan ve doğal gazın pahalanmasından aşırı etkilendi. Sanayinin en önemli girdisi olan Rus doğal gazı ucuzdu, şimdi ise ABD’den pahalı olarak alıyorlar. Aynı şey Finlandiya için de geçerli; doğal gaz ithalatının %92’sini Rusya’dan karşılıyormuş, şimdi ABD’den karşılıyor bizde de olduğu gibi.
Trump, Beyaz Ev’deki oval ofiste ne demişti? “Türkiye artık Rusya’dan almayacak, bunu planlamalarını istiyorum,” demişti. Türkiye, ihtiyacının önemli bir kısmını ABD’den pahalı LNG’yi alarak karşılıyor ve aynı durum Finlandiya için de geçerli. ABD’den almaya başladı, bu da maliyetleri yükseltiyor.
Finlandiya, dünyada kağıt üretiminde Avrupa’nın ikincisi, dünyanın yedincisi olan ülke. Topraklarının %75’i orman olmasına rağmen, Rusya’dan kereste alıyordu. Kereste ithalatının %70’ini de eskiden Rusya’dan karşılıyormuş, son yıllarda bu ithalatı yapamaz olunca Finlandiya’nın kağıt hamuru sanayii de çöküş noktasına gelmiş. Finlandiya için kağıt sanayii -take off- sanayilerinden, çok önemli çıkış sanayilerinden biri olan kağıt ve kerestede problem yaşamaya başlamış.
Finlandiya, 2025 yılında 8,1 milyar dolar savaş sanayiine para harcamış. Silahları nereden alıyor? Tabii ki çok uluslu Amerikan şirketleri ve İsrail’den. İsrail’in Gazze’yi bombaladığı silahları ve füzeleri üreten firmalar Finlandiya’da satış yapıyorlar. Ayrıca Ukrayna’ya da para ayırıyorlar, önümüzdeki yıllarda ABD savaş uçaklarına 10 milyar Euro harcayacaklar, Ukrayna’ya da 2.3 milyar Euro doğrudan yardım yapıyorlar.
Sonuçta tüm bunlar olurken, sosyal devletin çöküşüne tanık oluyoruz, savaş harcamaları sosyal devleti öldürüyor, sosyal devlet savaş devleti oluyor. GSMH’nin %5’ine getirme çabaları, savaş korkusu, işgal korkusunun pompalanması, milliyetçilikle beraberinde geliyor; bir sosyal devlet ülkesi olan Finlandiya ciddi bir darboğaz içine girmiş.
İklim kaynaklı kuraklık ve gazın pahalanması nedeniyle Avrupa ekonomilerinde çok ciddi problemler yaşanıyor, savunma sanayi harcamalarını artırmaları da sosyal devletin boyutlarını daraltıyor. Zaten neoliberal politikalarla çöken bir sosyal devletle karşı karşıyaydık, 90’lı yıllardan itibaren sosyal devlet küçülmüştü, şimdi de sosyal devlet savunma ve savaş harcamalarıyla biçiliyor adeta.
![]()
Bir yandan İran-ABD-İsrail savaşı, diğer yandan Ukrayna savaşı devam ederken, Türkiye, Suriye’de İsrail ile nüfuz savaşına girmiş durumda. Türkiye yıllardır Suriye topraklarına girmiş vaziyette; öncesinde rejimi devirirken vardı, harekatlarla sınırlarını genişletmişti. Bugün SDG’nin de Şara’ya ve Türkiye’ye entegre olmasıyla birlikte Suriye’deki nüfuz alanını daha da genişletmek arzusunda. Suriye ordusunun eğit/donat işini üstlenmiş olduğu söyleniyor. Daha önce Esed rejimine karşı olan Suriyelileri eğitirken, ABD ve İsrail destekli yeni rejimin askerlerini eğitme aşamasına gelmiş bulunuyor.
Dolaysıyla İsrail ile Suriye’de nüfuz çatışmasına girmiş durumda, gerilim yaşanıyor. Sanki Suriye nüfuz alanlarında birbirlerini test ediyorlar, yokluyorlar. ABD’nin iki güzide ve gözde müttefiki arasında yaşanan gerilim, bölgesel dinamikler Türkiye için önemli. Tüm bu gerilimler, savaş harcamalarına aksediyor. Türkiye, Trump’ın ve ABD’nin gözde ülkesi pozisyonunda ama aynı zamanda ABD’nin yaptırımlarına muhatap bir ülke. İsrail’in böyle bir sorunu yok; ABD ve İsrail, iki ayrı devlet ama Orta Doğu’da tek ordu gibiler. Kongrede bildiğim kadarıyla İsrail ordusuna ilişkin var olan destek düzenlemelere ek yeni düzenlemeler de gündemde.
Önümüzdeki dönemde Türkiye İçin savunma/savaş kaynaklarının nasıl harcanacağını Ankara Sanayi Odası’nın savunma raporu yok gösterici nitelikte. Ankara Sanayi Odası raporu, Temmuz ayında Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesinden sonra hazırlanmış, yakın zamanda yayınlandı.
Ezcümle raporu şöyle özetleyebilirim: “Ankara’da birincil kaynaklardan savaş sanayiinde varız, Ankara’nın savunma sanayi şirketleri dünya sıralamasında da yer alıyor, ancak NATO üye ülkelere çok ciddi fırsatlar sunuyor, Ankara sanayicileri olarak bundan yararlanmalıyız.”
Son NATO zirvesi, aynı zamanda savaş şirketlerini de bir araya getiren fuarlara da tanık oldu; ilk defa resmi olarak silah şirketleri de dahil oldular. Şirketlerin NATO’su olduğu gerçeğinin altı da çizilmiş oldu. Rapora devam edelim: “Çok ciddi fırsatlar var Ankara’daki sanayimiz için, zaten birinci elden direkt savaş silah sanayiinde üretim yapan pek çok şirketimiz var ama bunun dışındaki sanayiimizin, savaş sanayine adapte olmasını sağlayacak önlemleri alması gerekiyor ki sunulan fırsatlardan yararlanabilsin.”
Örnek tam uyacak mı bilmiyorum ama raporu açmak için söyle bir örnek vereyim, diyelim ki: “Bisiklet üretiyor olabilirsiniz, ancak bazı önlemler alın, esneklik kazanın, öyle hale gelin ki çabucak savaş bisikleti üretecek, bu geçişi yapabilecek hale gelin, bunun için gerekli tedbirleri, eğitimleri, belgeleri alın, bu şekilde kodlanın, savaş sanayiinde adapte olun ki NATO’nun sunduğu kaynaklardan yaralanın.”
2025 yılında NATO ülkeleri 139 milyar doları aşan bir silahlanma yaptılar, ciddi artış yaşandı. NATO zirvesinin yapıldığı Ankara’da sadece üç gün içinde 50 milyar dolarlık tedarik ilan edildi. Rapor mealen, “Bu kapasiteden yararlanalım, firmanızı savunma sanayine yakınlaştırın, üretim bandını hemen savunma sanayine çevirebilecek duruma gelin, önlemlerinizi alın.” “Ukrayna’da 70 milyar dolarlık taahhüt edilmiş bir askeri ekipman bulunuyor, çok büyük bir hacim, her yıl da artacak. Ayrıca hava savunma sistemleri de alınacak, bunlara firmalarımızı hazırlamalıyız, pastadan payımızı almalıyız. Ekim 2026’ya kadar uygulama planlarınızı hazırlayın, NATO ajansları ile ilişkiye geçin, kremasını başkası yiyebilir ama biz bu pastadan payımızı almalıyız,” diyor.
Aklıma şu geldi; şansölye olduktan sonra Hitler, Alman burjuvazisini yeterince tanımadığı için Reichsbank Başkanı Schacht’ın ayarladığı - sanıyorum bu adam daha sonra maliye bakanı da oldu - içlerinde Krupp’unda yer aldığı Alman sanayiinin devleri ile bir araya gelir; “Önümüzde bir savaş var, devlet sanayinin çok önemli bir müşterisi olacak, kendinizi buna adapte edin ve kazanın” der.

Türkiye bir ateş çemberi içerisinde bulunuyor ve Trump NATO ülkelerinin GSMH’lerin %5’i harcama yapmasını istiyor. Finlandiya bu nedenle çöküyor, diğerleri de çöküyor. Ticaret Bakanı Bolat’ın yaptığı açıklamaya göre, “Savunma sanayinin ihracatı bu yıl 12,5 milyar doları aşacakmış.” Bakan bir anlamda rapora dayanıyor, savaş/savunma sanayiinde yoğunlaşın, ülkenin sanayileşmesi bu sektörde olacak, bundan yararlanmasını bilin” demeye getiriyor.
Bu rapor ve Bolat’ın açıklaması, dünyada ve Avrupa’da artan savunma ve silah harcamaları, Türkiye’nin sınırlarının ötesine çıkma isteği, bölgesel gelişimler, savaşlar gözlerimizi silah/savunma alanına çekiyor.
Diğer yandan da şu var: Yine petrol ve doğal gaz ile ilgili söylemler öne çıkmaya başladı. ‘Ceyhan Rotterdam olacak’, ‘Gabar Petrolü’, ‘Karadeniz’de dev kapasite doğal gaz’... Sanki musluklarımızdan doğal gaz akacak; vaziyetleri, afaki rakamlar vs. son dönemde artmaya başladı. Şunu da belirteyim; enerjide ve savunma sanayiinde ‘çok öndeyiz, dünyadaki yerimiz şöyle, böyle şuradayız, buradayız’ açıklamaları genellikle seçimler yaklaşırken artar. COP31 Kasım ayındaydı değil mi Ömer Bey?
Ö.M.: Evet, Kasım ayında.
A.B.: Bu arada şuna da şahit oldum: Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol diyor ki, “Bu toplantı Antalya’nın dünyaya tanıtılmasına çok ciddi katkıda bulunacak.”
Ö.Ö.: Tabii tabii. Zaten böyle lanse ediyorlar. Tanıtımı elektrifikasyon ve elektrikli araçlar, sıfır atık vb. bunların fuar alanına dönüşeceği söyleniyor zaten.
A.B.: Savaş ve savunma sanayine yoğunlaşırken, sonunda Bahçeli ağzındaki baklayı çıkarttı ve seçim yasasına ilişkin yeni düzenleme yapılmasını istedi. Seçim yasa değişiklikleri sanıyorum önümüzdeki dönemde gündeme gelecek. Gelecek programlarda ayrıntılı değiniriz.

Ancak haftaya damgasını vuran İmralı, Öcalan tutanakları oldu. Dün sizinle de konuştuk; tutanaklara 5-6 gün hiçbir açıklama yapılmadı, sonra tatmin edici olmayan, tam bir yalanlama da değil, sadece “Bunlar eksik” dendi. İşin başından beri şeffaf yürümediğini hep dile getiriyorduk. “Tutanaklar doğru değil ya da tam doğru değil ama doğrusu bu” denmiyor.
Türkiye’nin kadim sorunu Kürt sorununun aşılmasına dönük, barışın tesisine dönük iki yılı aşkın süren müzakereler, görüşmeler, tutanaklar şeffaf bir şekilde açıklanmadı, bilinmiyor, kimin ne söylediğini bilmiyoruz. Bunlar ancak devletin/iktidarın istediği kadar dışarı sızabildi/açıklandı.
Bu hususta, DEM siyaseti de Öcalan’ın ağzına, dolayısıyla devletin ağzına bakmak zorunda kaldı. DEM’in siyasi sınırlarını Öcalan’ın dedikleriyle çerçevelenmiş bir durumda. Sanki parti yok hükmünde ve böyle bir durum siyaseti öldüren bir durumdur.
Öcalan ne demiş? “MHP kadar devletin bir ayağı mı olacağız?” demiş yoksa başka bir şey mi söylemiş? Açıklayın da doğrusunu öğrenelim! İki yıldır tereddüt ettiğimiz hususlar bugün düğümlendi. Açıklamalardan anlıyoruz ki artık Öcalan’a kamuda bir görev tarifi var, bu tarif nasıl gerçekleşecek? Bilmiyoruz.
Madem öyle, Öcalan’ın ağzına bakan bir Kürt siyaseti var, Öcalan çıksın seçimlere girsin kardeşim! Türkiye kamuoyunu söyledikleriyle ikna edebiliyor mu? Ne kadar gerçekçi söyledikleri? Çıksın seçimlerde konuşsun, anlatsın, oy alabiliyor mu? Ne kadar oy alabiliyor Kürt seçmeninden ya da Türkiye genelinden?
Önümüzdeki dönemde umarım bu tutanaklar açıklanır. Hatırlatalım: Eski İmralı görüşmeleri eski çözüm süreci döneminden önce kitaplaştı, sonra yasaklanmıştı.
Bugün iktidar çevreleri Öcalancı olmayı alkışlanır buluyor, Öcalan’ı eleştirmek suç oluyor. Demokrasiyi istiyorsak Öcalan’ı da, DEM’i de eleştiririz. O yüzden sevgili Cengiz Çandar’ın “İstemeyen dağa çıksın” açıklamasının da çok talihsiz bir açıklama olduğunu belirtelim ve onunla da programı sonlandıralım isterseniz?
Ö.M.: DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar’ın Medyascope’ta Ruşen Çakır’a yaptığı açıklamalardan bahsediyoruz. Çandar, Sol Haber’in aktardığına göre, yasanın dağdakileri, PKK ile iltisak ve örgüt üyeliği iddiaları nedeniyle cezaevinde bulunanları ve aynı gerekçelerle yurt dışında sürgünde yaşayanları kapsadığını söylüyor. “PKK şemsiyesi altında ifade edilebilecek binlerce insanın entegrasyonu, cezalarının ertelenmesini ifade ediyor. PKK’nın bir lideri var İmralı Adası’nda, bir de Kandil’de yönetici kadroları var. Bunlar ‘peki’ diyorsa konu bitmiştir,” diyor.
Çandar ayrıca şöyle devam ediyor: “Türk milliyetçi cenahından gelen, ‘Ülke bölünüyor,’ diye saçma sapan, durumla ilgisi olmayan itirazlar var. Kimi Kürt çevrelerinden, kimi de Türk entelektüel çevrelerinden gelen, ‘Bu ne biçim durum, Kürtler ne elde etti? Bu böyle olur mu?’ diye itirazlar var. Yahu kardeşim, bu bir örgütün ortadan kalkması, bunun hukuki düzenlemesi. Örgütün lideri ‘peki’ diyor, yöneticileri ‘peki’ diyor; peki size ne oluyor? Beğenmiyorsanız dağlar sizi bekliyor. Buyurun çıkın, ne yapacaksanız yapın!”
A.B.: Üzerine çok konuşabileceğimiz çok talihsiz bir açıklıma, Cengiz Çandar’ın talihsiz açıklamalarına biri daha eklenmiş durumda. 68’den bu yana sürekli yanılan bir çevreden geliyor Cengiz Çandar, yanılmalarına da devam ediyor. 24 saatte de zihin boşaltıyor. Böylesi zihin boşaltmak bir sorumsuzluk örneğidir çünkü söyledikleriyle hareket eden insanlar oldu. 1968’de Filistin’e kadar gidebiliriz ama zaman tükendi.
Demokratik bir ortamda Kürt meselesini konuşmalıyız; Öcalan’ı da, DEM’i de eleştirebilmeliyiz, PKK’yı eleştirebilmeliyiz. Sorunlar ancak demokratik tavada çözülebilir; otokrat bir liderin dediklerine uyarak, itaat ederek, tartışılmadan barış sağlanamaz, gerçekçi bir şekilde Kürt sorunu çözülemez.
Öcalan ve DEM siyaseti otokratlar koalisyonuna dahil oluyor, otokrasi sürecinin parçası haline gelmenin Kürtlere ve Türkiye halklarına faydası olması mümkün değil. Umarım demokrasi potasında tartışabiliriz yoksa otokrasinin vitesi çok artar, dibine kadar çıkar ve böyle olursa da Öcalan desteğiyle Erdoğan’ın tekrar seçilme imkanı olabilir.
Ö.M.: Süreyi bitirdik, çok teşekkür ederiz.
A.B.: Hoşçakalın!
Ö.M.: Görüşmek üzere.
Ö.Ö.: Hoşçakalın!
Benzer İçerikler
"Barış da yok, savaş da yok — ilan edilmemiş savaşlar devam ediyor"
Ali Bilge
"Barışın değil, savaşın konuşulduğu bir arena"
Ali Bilge
"ABD’nin savaş isteyen bir mekanizması var ve bu yapılanma sürekli savaş istiyor"
Ali Bilge
"Orta Doğu, gezegenimizin en büyük patlayıcı deposudur"
Ali Bilge