Boğazdan Adalara
Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Talin Sirvart Papazian ile Çanakkale Boğazı Yüzme Yarışı’ndan açık su yüzme kültürüne, Adalar’da denizle kurulan ilişkiden yüzmenin her yaşta sağladığı fiziksel ve ruhsal kazanımlara uzanan bir sohbet gerçekleştiriyorlar.
Nevin Sungur: Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programına başlıyoruz. Ben Nevin Sungur.
Derya Tolgay: Ben Derya Tolgay.
N.S.: Teknik masada Andrei Gritcu bugün de bizimle beraber, teşekkürler Andrei. Destekçimiz Evrim Özdemir Taşdiken'e de çok sevgilerimizi ve teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

Bugün, iki hafta önce başladığımız “Deniz'le Yaşamak: Marmara'da Yüzmek” serimize devam ediyoruz. Geçen hafta İstanbul Boğazı'nda yapılan yarışı konuşmuş ve 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda Çanakkale Boğazı'nda da yüzme yarışı yapılacağını söylemiştik. Hatta geçen hafta programı kapatırken, “Ben de o yüzücülerden biri olacağım,” diye anons etmiştim. Ama maalesef hayat planlamaya gelmiyor, planladığımız gibi ilerlemiyor. Ufak bir kaza geçirdim ve parmağımı kestim, dört dikiş atıldı. Çok üzülerek yarışmaya katılamadım. Ama Çanakkale'ye gittim ve yarışı izledim. Bu sene 39.'su yapılan Çanakkale Yüzme Yarışı'nda 23 ülkeden 1535 yüzücü iki kıta arasında kulaç attı.
D.T.: Sana çok geçmiş olsun diyelim. Sana kurşun döktüreceğiz ve seneye yarışa katılıp yarışacaksın.
N.S.: İnşallah. Sen İstanbul’daki yarışı izledin Derya. Dışarıdan daha iyi fark ediliyor belki de. Çok büyük, çok güzel organizasyonlar bunlar. Ciddi bir emek harcanıyor. Sabah erken saatlerden itibaren yüzücüler toplanıyor. Boğaz trafiğe kapatılıyor. Tekneler, görevliler, gönüllüler, yüzlerce, binlerce insan son derece aktif bir şekilde bir amaç için bir araya gelmiş, çalışıyorlar. Çanakkale halkı da çok destekliyor bu yarışı. Hakikaten çok etkileyici.
Biz de bugün bu kez Çanakkale Boğazı’ndaki bu yarıştan, Marmara’da açık suda yüzmenin ne anlama geldiğinden ve denizle kurduğumuz ilişkiden konuşacağız. Çünkü Marmara Denizi gibi bir imkân var önümüzde. Bunu çok kıymetli buluyor, sadece bizlerin değil, gelecek nesillerin de kullanması için çaba gösteriyoruz. Bütün derdimiz de bu.
Şimdi bütün bunları konuşacağımız çok da şahane bir konuğumuz var: Talin Sirvart Papazian. Hoşgeldin Talin.
Talin Sirvart Papazian: Merhaba.
N.S.: Sen geçen hafta, Çanakkale’deki o yüzücülerden biriydin. Ayrıca çok uzun zamandır da Adalısın.
T.S.P.: 1973'ten beri Büyükadalıyım.
N.S.: Ondan önce Burgazada var hayatında. Dolayısıyla bugün seninle hem Çanakkale’deki yüzme deneyimini, açık suda yüzmeyi, hem de bir Adalı olarak denizle kurduğun ilişkiyi konuşacağız. Zaman kalırsa Ada’da büyümek ve burada yaşamanın anlamı üzerine de konuşuruz. Ama seninle sohbete başlamadan önce Derya’nın Çanakkale ile ilgili minik bir tarih anlatısı olacak. Onu dinleyelim, daha sonra bugüne geleceğiz.
D.T.: Minicik olmasına çok gayret ettim. Biraz zorlandım çünkü çoğu şeyin ruhundan bahsederiz ya, bu da böyle ruhu olan şeylerden biri. Çanakkale’nin hikâyesinden şiire dönüşmüş bir yüzme geleneği var.

Hikâye binlerce yıl öncesine uzanıyor. Homeros’un Hellespontos olarak anlattığı bu sularda Hero ile Leandros’un trajik bir aşkı var. Efsaneye göre Leandros, sevgilisi Hero’ya ulaşmak için her gece boğazı yüzerek geçiyor. Bir gece fırtına çıkıyor ve Hero’nun yolunu göstermek için her gece yaktığı ışık bu kez sönüyor. Leandros yolunu kaybediyor ve Boğaz’ın sularında hayatını kaybediyor. Sabah kıyıya vuran bedenini gören Hero da kendini kuleden aşağı atarak ölüyor. Hayli trajik bir efsane bu.
Yüzyıllar sonra da romantik akımın en önemli temsilcilerinden İngiliz Lord Byron, 3 Mayıs 1810’da Yunan mitolojisindeki bu efsaneden ilham alarak Leandros’un yüzüşünü yeniden gerçekleştirmek istiyor. Yani tarihî ismiyle Sestos’tan Abydos’a, bugünkü Eceabat’tan Nara Burnu’na yaklaşık 5 kilometreyi 1 saat 10 dakikada yüzüyor.
Bu yüzüşün ardından da Byron, “Written After Swimming from Sestos to Abydos” yani “Sestos’tan Abydos’a Yüzdükten Sonra Yazılmıştır” şiirini kaleme alıyor. Hero ve Leandros mitine gönderme yaptığı bu şiirinde Byron, ciddi bir kahramanlık anlatısından çok kendisiyle dalga geçen bir dil kullanıyor. “Leandros aşk için yüzmüştür, Byron ise şan ve şöhret için. Leandros boğulur, Byron ise sudan çıktıktan sonra hastalanır,” diye bir mizah yapar.
Byron’un ayağı da doğuştan sakat olduğu için karada bulamadığı hareket kabiliyetini suda buluyor. Bu nedenle yüzmeye büyük bir tutku besliyor. Bu yüzüş, tarihteki ilk açık su yüzüşlerinden biri kabul ediliyor.

Bir de 1915’te bu kıyılara savaşmak için gelen Avustralyalı ve Yeni Zelandalıların torunları var. Onlar da aynı sularda yarışmak ve dedelerini anmak için geliyorlar. 1915’teki Çanakkale, Mustafa Kemal’in önderliğinde millî mücadeleye uzanan önemli dönüm noktalarından biriydi. Atatürk’ün yıllar sonra Anzak askerlerinin annelerine söylediği, oradaki anıt üzerinde de yer alan şu şiirsel sözden de bahsedeyim: “Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuştur.”

Çok kısacık bir şey daha söyleyeceğim. 30 Ağustos’ta ben de Heybeliada Su Sporları Kulübü’ndeydim. Orada da kutlamalar yapıldı. Yüzlerce çocuk ve genç yelken yarışlarına, yüzme yarışlarına katıldı. Üç dört kuşağın bir arada olduğu, neşe dolu, inanılmaz bir kutlamaydı. Ülkemiz ve dünya zor günlerden geçiyor ama neşemizi kaybetmemek önemli. Çünkü mücadelenin en önemli yakıtı onu koruyabilmek.
Çanakkale Boğazı’ndan Adalar’a, aynı su kültürünün farklı kıyılarındaki bu görüntüler de bize bunu yeniden hatırlattı. Çok iyi geldi. Nevin’in dediği gibi Marmara yaşasın, su kültürü yaşasın, yüzme kültürü yaşasın ama derin deşarj vanaları mutlaka kapatılsın.
N.S.: Evet. Talinciğim, öncelikle deneyimini paylaş bizimle. Çanakkale’ye ilk kez katıldın. Nasıl geçti senin için? O karanlık sularda yüzerken neler hissettin?
T.S.P.: Benim için her yarış yeni bir heyecan, yeni bir keyif, adrenalin. Birçok duyguyu bir arada yaşadım. Ama Çanakkale’de bir de ekstradan böyle bir tarih var, bir geçmiş var. Nusret Gemisi orada, onu görüyorsunuz. Heyecanlanmamak mümkün değil. Yani apayrı bir heyecan vardı.
İlginç olan, Türklerden daha çok yabancıların olmasıydı. Onlar bizden çok çok daha farklı, çok daha iyi hazırlanmışlardı. Çok keyifliydi. O suya girmek, yarışa başlamak ayrı bir heyecan. Yarışa başlayana kadar da ayrı bir heyecan.
Bir yarışın en zor kısmı başlangıcı ve sonu. Başlangıçta suya adapte olmaya çalışıyorsunuz, nefesinizi düzenlemeye çalışıyorsunuz. Ama ortada hep yüzüyorsunuz. Yani işte o tepeyi geçiyorsunuz, gözünüze kestirdiğiniz ağacı, kerteriz belirlediğiniz yerleri geçiyorsunuz. Son kısmında da finişi görüyorsunuz ama bir türlü ona ulaşamıyorsunuz.

Bir de Çanakkale hep çok akıntılıdır, hep çok tehlikelidir diye konuşuluyor, İstanbul Boğazı gibi değildir. “Yolcu dur” yazısının olduğu yöne gitmemek lazım. Çünkü üç koldan akıntı geliyor ve bir anda kendinizi rota dışında bulabiliyorsunuz. Başlarda akıntı azdı ama böyle bir anda rotamı kaybettim. Sonrasında var gücümle yüzdüm, o merdivenlere ulaşmayı başardım ve kocamın tabiriyle dünyayı kurtardım.
N.S.: Çok güzel çıkıyordunuz o merdivenlerden, hakikaten çok özeniyor insan. Bir şeyi başarmış olmanın getirdiği gurur, herkesin yüzüne yansıyordu gerçekten.
T.S.P.: Evet, gerçekten büyük mutluluk. Yüzmek insana sadece bedensel değil, ruhsal olarak da bir tatmin kazandırıyor. Bütün sorunlarınızı yüzerken çözebiliyorsunuz. Çok güzel bir spor. Kimseye ihtiyacınız yok. Bir avuç su içine gir, tamamdır.
N.S.: Yüzmeye 2009'da başladın değil mi ?
T.S.P.: Evet, ondan sonra yazlığa gelince suya girilirdi, yüzülürdü. 2009’da bel fıtığı ameliyatı oldum. Doktorum çok fazla fıtık olduğunu, hepsini alamadığını, yüzmediğim takdirde en geç iki sene sonra tekrar karşısında oturacağımı söyledi.
Spor aktivitelerinin çok olduğu ENKA Spor Kulübü’nde yüzmeye başladım. Orada Hollanda’dan gelen yüzücü bir arkadaşın dikkatini çekmişim. Onun teşvikiyle bizi karga tulumba Ankara’ya yarışa götürdü. Bel problemimden dolayı sırtüstü yarışıyla başladım. Ankara’da sırtüstü yarışında bronz madalya kazandım. “Allah Allah, burada bir iş var,” dedim. Sonra da kendime bir antrenör edindim. Aldığım dersler sonucunda serbest yüzmeye de başladım. Böylelikle maceram başladı.
Şu anda bize master yüzücü diyorlar. Yani 25 yaşını bitirmiş, lisansı olan ve yarışlara katılan yüzücüler böyle kategorilendiriliyor.

N.S.: Adalarda büyümek nasıldı? Buraya yazlığa geldiğiniz için denizle yoğun bir ilişkiniz vardı herhalde.
T.S.P.: Tabii. Ada gerçekten çok çok güzeldi. 1978’de faytonlar vardı. Herkes birbirini tanırdı. Faytoncuları bilirdik. Senede bir kere mutlaka ailece faytonla bir Ada turuna çıkılırdı. Her gün denize gidilirdi. Deniz, yazlığa gelindiğinde zaten hayatın ayrılmaz bir parçasıydı. Hep yüzülürdü. Tabii onun yanında başka sporlar da yapılırdı. Tenis oynanırdı. Şimdi çok değişti ama yine de adalı olmak çok güzel.
N.S.: O zaman nereden giriyordunuz denize?
T.S.P.: Kumsal’da bir plaj vardı. Oraya giderdik. Lido vardı ama şu anda Lido Teras diye bir bina oldu. O zamanki Lido, hem havuzu, hem denizi, hem de oteli olan bir yerdi. Oradan denize girilirdi. Bazen Sedef’e gidilirdi. Sedef’e gitmek büyük bir olaydı. Vapura binilecek, Sedef’te Madam’ın Yeri vardı, puf börekleri çok güzeldi, orada yemek yenilecek… Oraya gitmeyi çok severdik.
Sonra bir müddet Seferoğlu’ndan denize girdik. Tabii orası da kapandı. Biz de su sporlarına geçtik.
N.S.: Şimdi orada yüzüyorsun.
T.S.P.: Evet, olimpik ölçülerde çok güzel bir havuzu var. Sabahları sekizde gidiyorum. Çocuklar da yanımda antrenman yapıyor. Sonra da olmazsa olmaz, mutlaka denize atlayıp biraz da orada yüzüyorum. Yani pis bile olsa denizde yüzmeyi çok seviyorum.
D.T.: Sanırım Ada’da büyümek sana yüzme konusunda bir özgürlük sağlamış, alan bulabilmişsin. Yani yüzücü kimliğinin altında oluşan mekânsal bir durum da var. Adalar’ın yüzme kültürünü geçmişten bugüne kıyaslarsan, Adalıların denizle ilişkisi değişiyor mu?
T.S.P.: Bence olumlu anlamda değişiyor. Yazın antrenmana getirilen çocukların sayısında, özellikle bu sene ciddi bir artış var. Adalılar da çocuklarını yüzmeye teşvik ediyorlar. Çok güzel bir şey. Bazı muhafazakâr aileler bile çocuklarını yüzmeye veriyorlar. Bir çaba var.

N.S.: Senin dediğin gibi Derya, Heybeliada’da töreni izledin, oradan fotoğraflar da paylaşmıştın Facebook ve Instagram sayfamızda. Her adada yeni yüzme öğrenen çocukların sayısı giderek artıyor. Hatta buradaki kulüplerin lisanslı sporcularının sayısı da öyle. Belki yetişkinler olarak denizle ilişkimiz biraz sıkıntılı. Bu çocukların yetişmesi anlamında kulüplerin önemi çok fazla. Çünkü alttan sporcu yetiştiriyorlar.
T.S.P.: Evet, kesinlikle öyle. Kolay bir iş değil. Kışın görüyorum, saat beşte çocuklar antrenmana başlıyorlar ve veliler arabaların içinde battaniyelere sarılmış uyuyorlar. Ciddi bir fedakârlık ve disiplin isteyen bir spor. Beslenmenin de ona göre olması gerekiyor. Tabii ki bütün spor dalları için bu geçerlidir.
Ama ben içine girdikçe öğrendim. Yarışlardan önce makarna yemenin önemini öğrendim. Yarış sabahı yumurta yemenin, ciddi protein almanın veya bir muzu kahveyle yemenin önemini öğrendim. Çok enteresan, içine girdikçe bir şeyler öğreniyorsunuz.
N.S.: Peki bundan sonra hedef neresi?
T.S.P.: Aslında boğaz yarışlarının müptelası oluyorsunuz. İstanbul Boğazı'nı sekiz kere geçtim. Şimdi ise 10'a tamamlamak istiyorum. Tabii Çanakkale de bir taneyle bırakılmaz, onu da yapacağız artık. Oğlum, “Yeter artık bu kadar geçtin ne gereği var,” deyip duruyor ama bu acayip bir alışkanlık yapıyor. 5 Ocak'ta İstanbul Boğazı'nın kayıtları açılır ve hemen kaydolmak için birbirimizi dürteriz arkadaşlarla. Yani bu acayip bir şey ve bir hastalık belki de bilmiyorum.
D.T.: Ama bir var olma şekli ve çok güzel.
T.S.P.: Evet, çünkü insanlar güzel, çevre güzel, yaptığımız iş güzel. Bugün Çanakkale’yi konuşuyoruz ama denizden yüzerken İstanbul Boğazı’nı, Hisar’ı ve Kuleli’yi görmek, karadan veya bir teknenin içinden görmekten o kadar farklı ki anlatamam. Denizde yüzerken aldığınız keyif bambaşka.
D.T.: Yunuslar da eşlik etti yine bu sene. O da çok hoştu.
T.S.P.: Fark etmedim.
D.T.: Çok yanınıza gelmedi, biraz daha uzağımızda kaldı. Zaten az göründü ama tüm canlılarla birlikte onu yaşamak çok güzel bir duyguydu.
Biz haftalardır su kültürüne ve özellikle Adalar’daki su kulüplerine değinmeye çalışıyoruz. Çünkü onların çok desteğe ve kaynağa ihtiyacı var. Bulundukları yerler devlet tarafından onlara verilmiş değil. Kira ödemelerinin yapılması gerekiyor. Kınalıada, Heybeliada ve Burgazada’daki su kulüpleri eskiden beri gelen geleneksel kulüpler. Yüzlerce sporcuları var. Bunların mutlaka yaşaması lazım.

Bu kadar çok çocuğun birlikte suyla teması o kadar iyi hissettiren bir şey ki. Biraz önce senin de bahsettiğin gibi, özellikle çocukların hayatlarının her alanına disiplin getiriyor. Ben de bir yüzücü annesi olduğum için biliyorum. O disiplin, özgüven hemen hemen hepsinde yerleşiyor. Bu harika bir şey.
T.S.P.: Zaten su medeniyettir, su kültürdür. Onun için illa kıymetini bilmek ve gelecek nesillere aktarmak lazım. Onun için denizlerimizi temiz tutmamız lazım. Marmara bitti şimdi Ege de kirleniyor diyorlar. Yazık günah oluyor denizlerimizde ben onu biliyorum. Kirletmek çok kolay ama onları temizlemek çok çok zor. Neredeyse imkansız oluyor.
D.T.: Derin deşarjlar burada çok büyük bir sorun. Bir de tabii bu kıyılarda yaşayanların denize ulaşamaması da en büyük sorun. Bunlar tabii bizim çok işlediğimiz konular olduğu için tekrar döndüm.
T.S.P.: Yine de benim çocukluğuma göre mesela Büyükada’da birçok ücretsiz yüzme alanı açıldı. Boydan boya park yapıldı. Orada hafta sonları insanlar geliyor ve ücretsiz olarak denize girebiliyorlar. Keza karşı sahilde de öyle. İnsanların denize ücretsiz ulaşabilmesi için birçok yer açıldı.
Tarabya sahilinde, Kireçburnu’nda, yani Boğaz’da da görüyorum. Hatta Kireçburnu’nda yazın sabahları saat altıda insanlar gruplar hâlinde yüzüyorlar.
D.T.: Şimdi bizim gözlemimiz öyle değil açıkçası. Mesela Heybeliada’da denize girebileceğiniz ücretsiz hiçbir alan yok. Her yer işletmelere kiralanmış ve büyük paralar var. Keza bunu Büyükada'da da görebiliyoruz. Sizin bahsettiğiniz yer normal gezinti yolu.
T.S.P.: Kumsalın devamında denize girebilecek yerler de var.
D.T.: Ama bu 10 metre bile olmayan bir sahil. O nedenle biz daha fazlasına hakkımız olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.

N.S.: Bir de yayına başlamadan önce Neandros etrafında yüzdüğünü söyledin. O nasıl bir his?
T.S.P: Benzin fiyatları bu kadar pahalı değilken tekneyle gidiyorduk. Aslında Neandros’un etrafını dönmek yarım saat bile sürmüyor. Ama çok keyifli oluyor. Orada fazla tekne olmadığı için de rahat rahat yüzebiliyorsunuz. Ama öbür taraflarda mümkün değil. Çünkü çok ürküyorum. İstediğin kadar fosforlu bone tak, şamandıra tak, hiçbir şey fark etmiyor. Dibine kadar geliyor. Arkada eşim, “Orada yüzen var!” diye bağırınca tekneyi durduruyor. Onun için artık denizde yüzmekten de korkuyorum.
Bu yüzden kulübün plajında, şamandıraların dışına çıkmadan boydan boya gidip geliyorum. Ama asıl antrenman zaten havuzda yapılıyor. Denizde keyif için yüzülüyor. En azından benim açımdan öyle.
D.T.: Yüzücüler bilir; bir tanesi tatlı sudur, bir tanesi tuzlu sudur. Tatlı suda yüzmek daha fazla direnç ister. Sonra tuzlu suya girdiğinde kendini çok hızlı yüzüyormuş gibi hissedersin. Çok doğru bir antrenman gerçekten.
T.S.P.: Evet. Hatta Ege’de veya Güney’de yüzmek daha da kolaydır. Mesela havuzda ben bir saatte 2500 metre yüzüyorum. Denizde bu 3000 metreye çıkabiliyor. Çünkü tuz var, yardımcı oluyor. Daha rahat yüzüyorsun.

N.S.: Ben de yüzmeye yeni başladım. Belli bir yaştan sonra yüzmeye başladım. İnsanlar bazen bu yaştan sonra yüzmeye başlamış olmamı yadırgıyorlar. Sen de oğlunun “Yeter artık,” dediğini söyledin. Yaş ve yüzmek konusunda ne söylemek istersin?
T.S.P.: Gençlikte bir taraftan işe koşuyorsun, bir taraftan çocuğunu yetiştirmeye çalışıyorsun, bir taraftan ev, arkadaşlar derken her tarafa yetişmeye çalışıyorsun. Çocuğun üniversiteye girdikten sonra senden kopuyor ki hele evlendirdikten sonra iyice - gerçi benim oğlum üniversiteye girmişti yüzmeye başladığımda.
Kısacası işler biraz azalıyor. Azalınca da boşluğa düşüyorsun. Bu sporu yapmak benim hayatımda çok güzel bir pencere açtı. Yeni insanlarla tanıştım, yeni dostluklarım oldu. Yüzücü camiası çok güzel bir camia. Dolayısıyla boş vakitlerini çok güzel değerlendirebiliyorsun. Her gün mağaza dolaşıp partilere mi gideceksin? Ama her gün yüzmeye gidebilirsin.
Onun için aslında ileriki yaşlarda yapmak bence çok çok daha kıymetli. Hele sağlığını korumak için daha da kıymetli. Eminim ki yüzmeyi bırakırsam kolesterol ve tansiyon ilacı almam gerekecek. Belki diyabet olacağım. Bende hipoglisemi var ve spor sayesinde, dengeli beslenerek bugüne kadar ilaçsız idare edebildim. Kolesterolüm çok yüksek ama spor yaptığım için iyi kolesterolüm de yüksek. Onu da ilaçsız götürebiliyorum. Vücut için de lazım bu.
D.T.: Programın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Harika bir mesajla kapatıyoruz.
N.S.: Çok teşekkürler Talin. Tekrar tebrik ediyorum seni.
T.S.P.: Görüşmek üzere.
N.S.: Marmara yaşasın, denizlerimiz yaşasın ve Adalar hepimizin!
Benzer İçerikler
Boğaz’da İki Kuşak, Aynı Kulaç
Derya Tolgay, Nevin Sungur, Yaman Yılmaz, Tolga Acarlı
Ada Kıyılarının Dönüşümü
Derya Tolgay
“Bir çocuğun su sporlarının içinde büyümesi çok önemli”
Derya Tolgay, Nevin Sungur, Ali Mengü Şeker
Adanın İnsanları: Kimler Geldi Kimler Geçti
Meri Çevik Simyonedis