"Bu toprakların artık yeni ayrılıklara değil, mevcut yaraların onarılmasına ihtiyacı var"

-
Aa
+
a
a
a

Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, Suriye’de SDG ile Şam yönetimi arasında ilan edilen ateşkes, sahadaki askeri ve siyasi dengeler, ABD’nin pozisyonu ve Türkiye’de Kürt meselesine yansımaları üzerinden sürecin geldiği noktayı değerlendiriyor.

""
"Bu toprakların artık yeni ayrılıklara değil, mevcut yaraların onarılmasına ihtiyacı var"
 

"Bu toprakların artık yeni ayrılıklara değil, mevcut yaraların onarılmasına ihtiyacı var"

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Burcu, merhabalar.

Burcu Karakaş: Merhabalar, günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Evet Barışa Bir Şans nereye doğru gidiyor ve neler oluyor?

B.K.: Bugün tam da yayın öncesi şunu düşündüm: İlk programa başladığımız zamanlarda süreci azar azar, her programda konuşuyorduk; “Bir yüzümüz Suriye’ye dönük” diyerek ilerliyorduk ama bugün geldiğimiz noktada şunu fark ettim: Artık günlerdir sadece Suriye’yi konuşuyoruz.

Aslında Türkiye’deki gelişmeleri ele alırken, sürecin bu noktada Suriye’ye bağlanmasının ne kadar doğru olmayacağının altını hem biz çizmiştik ve DEM Parti'de de bu sıklıkla dile getiriliyordu. Gelinen aşamada süreci yalnızca Suriye üzerinden okumak, tablonun Türkiye açısından pek de hayırlı bir yerde durmadığını açık biçimde gösteriyor yani Türkiye’nin Kürt meselesinin çözümüne dair bulunduğu yer ortada.

Bunu öncelikle söylemek istedim çünkü gerçekten Türkiye’deki sürece dair anlatacak çok fazla bir şey kalmadı. Her şey, ister istemez, Suriye’deki gidişata bakılarak okunuyor. O yüzden de önce “ne oldu, ne bitti” sorusuna kısa bir özet çıkarmak gerekiyor.

Suriye’de 18 Ocak’ta bir anlaşma ilan edilmişti. İki haftadır süren çatışmaları sona erdirmesi beklenen bu anlaşmanın, Ahmet Şara ile SDG arasında imzalanan 14 maddelik bir ateşkes olduğu duyurulmuştu. SDG Komutanı Mazlum Abdi de 18 Ocak’ta bu ateşkesi doğrulamış, anlaşmayı akan kanı durdurmak için kabul ettiklerini söylemişti.

Bu kapsamda SDG güçlerinin Deyrizor ve Rakka’dan Haseke’ye çekilmesi bekleniyordu. Abdi, bu çekilmenin gerçekleştiğini de açıkladı. Haseke’de ise tüm sivil kurumların Suriye devletine bağlı kurumlar ve idari yapılarla entegrasyonunun sağlanacağı ifade ediliyordu.

Yani 18 Ocak’ta aslında bir anlaşmaya varılmıştı ancak ertesi gün Şara ile Abdi arasında Şam’da yapılan görüşme olumsuz sonuçlandı. Bu görüşmenin ardından bölgedeki çatışmalar yeniden alevlendi. SDG bir direniş çağrısı yaptı.

Tüm bu gelişmelerin, direniş çağrısının ve çatışmaların şiddetlenmesinin ardından bölgede bir kaos ortamı oluştu. Dün ise dört günlük bir ateşkes ilan edildi. Bu süreçte SDG, Haseke ve Kobane dışındaki topraklarının büyük bir kısmını kaybetmiş oldu. 20 Ocak akşamı itibarıyla da dört günlük ateşkes resmen duyuruldu.

Şimdi daha öncesinde, 18’inde de bir anlaşmaya varılmıştı. Ancak oradaki maddelerden ziyade, asıl olarak dün itibarıyla varılan anlaşmanın ne olduğuna ve detaylarına bakmak gerekiyor. Bu anlaşmanın ayrıntıları Rûdaw’da yer aldı; ben de oradan takip ettim. Bu arada Rûdaw’ın bu süreçte gerçekten çok iyi bir habercilik yaptığını da söylemek isterim. Süreci takip etmekte zorlananlar için, Rûdaw önemli bir kaynak.

Anlaşmanın detayları şöyle: Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine giriş olmayacak. Anlaşma kapsamında SDG’ye, detaylı bir plan hazırlanması için dört günlük bir istişare süresi tanındı. Buna göre Suriye ordusu Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girmeyecek, kentin dış kesimlerinde konuşlanacak. Kamışlı başta olmak üzere Haseke’nin, barışçıl bir şekilde devlet yapısına dahil edilmesine ilişkin takvim ise daha sonra ele alınacak.

Bir diğer önemli madde Kürt köylerinde uygulanacak yerel güvenlik modeli. Buna göre askeri birlikler Kürt köylerine girmeyecek. Bu köylerde, bölge sakinlerinden oluşan yerel güvenlik güçleri dışında hiçbir silahlı gücün bulunmayacağına dair bir taahhüt verildi.

Siyasi temsil açısından dikkat çekici maddeler de var. Buna göre Mazlum Abdi, Suriye Savunma Bakanlığı ve Haseke Valiliği için aday önerecek. Ayrıca Suriye Parlamentosu’nda temsil edilecek isimler ile devlet kurumlarında istihdam edilecek kişilerin listesi de SDG tarafından sunulacak.

Tarafların, SDG’ye bağlı tüm askeri ve güvenlik güçlerinin kademeli olarak Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine katılması konusunda anlaştığını söyleyebiliriz. Entegrasyonun detaylı mekanizması üzerindeki görüşmeler ise sürüyor. Bölgedeki sivil kurumların da Suriye hükümetinin genel yapısına dahil edilmesi öngörülüyor.

Anlaşma kapsamında dün akşam saat 20:00 itibarıyla uygulamaya geçileceği ifade edildi. Dediğimiz gibi, önümüzde dört günlük bir süre var. Bugün ayın 21’i, anlaşma ise 20’si akşamı devreye girdi. Bu dört gün içinde neler olacağını göreceğiz. Haftaya yapılacak programda, umarım sürecin olumsuz yansımalarını konuşmak zorunda kalmayız; her ne kadar bir yandan da olan olmuş olsa da.

Bu anlaşma bu şekilde şekillenirken, bence en önemli sorulardan biri ABD’nin nerede durduğudur. Buna da değinmek gerekiyor. Kürtlerin Suriye’deki kazanımları ve bu kazanımlara yönelik vahşi saldırılar sürerken, ABD pozisyonuna dair oldukça net bir açıklama yaptı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olan Tom Barrack, ABD’nin Suriye’deki Kürt gruplarla ilişkisine dair sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı. Barrack, Suriye’deki Kürtler için en büyük fırsatın, geçiş hükümeti lideri Ahmet Şara hükümetiyle iş birliği yapmak olduğunu söyledi. Esad döneminde Kürtlere verilmeyen hakların, yeni hükümet döneminde verilebileceğini ifade etti.

Açıklamanın en kritik bölümlerinden biri ise şuydu: Barrack, ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığının ana gerekçesinin IŞİD’le mücadele olduğunu hatırlattı. IŞİD’in yenilmesinin ardından binlerce IŞİD mensubunun kamplarda tutulduğunu ve o dönemde Suriye’de işleyen bir merkezi hükümet bulunmadığını söyledi. Ardından, bugün durumun kökten değiştiğini vurguladı.

Tom Barrack’a göre, Suriye’nin merkezi hükümeti artık IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonun bir üyesi. Bu durum, ABD–SDG ortaklığının varlık sebebini de değiştirmiş durumda. SDG’nin temel misyonu olan “IŞİD’e karşı ana güç olma” işlevinin, kendi ifadesiyle, “miadını doldurduğunu” söyledi. Tom Barrack’ın sosyal medya hesabından yaptığı bu açıklama, sürecin geleceği açısından son derece önemliydi.

Ö.M.: Evet, pardon sözünü kestim; 'artık Şam bu görevi yerine getirmekte istekli' diyor. Yani SDG’nin IŞİD karşıtı ana güç olma amacının miadını doldurduğunu söylerken, bu görevin artık Şam tarafından üstlenileceğini ifade ediyor.

B.K.: Evet. 

Ö.M.: Yani Kürtler için en büyük fırsatın, Ahmet Şara hükümetine dahil olmakta yattığını da söylüyor. Vatandaşlık hakları, kültürel koruma ve siyasi katılım temelinde, birleşik bir Suriye devletine tam entegrasyon yolunun sunulduğunu ifade ediyor. Ancak bunun ne kadar gerçekçi olduğu meselesi, elbette ayrıca değerlendirilmesi ve tartışılması gereken bir konu.

Ö.Ö.: Gerçekçilikten ziyade, bunun aynı zamanda bir tür tehdit olarak da okunabileceğini söylemek mümkün. Şara, kendisini başkan ilan ettikten sonra Türkiye, ABD ve İsrail’le art arda görüşmeler yaptı ve çeşitli mutabakatlar kurdu. İsrail dışındaki tüm aktörlerin ortaklaştığı nokta ise şu görünüyor: Suriye’de etkin, merkezi bir devlet yapısının oluşması isteniyor. Yani Irak benzeri, silahlı grupların parçalı hâkimiyet kurduğu bir yapıdan özellikle kaçınılıyor.

Hatta Trump’ın, “Venezuela’yı neden işgal etmediniz?” sorusuna verdiği yanıtta Irak’ı örnek gösterdiğini hatırlıyoruz. Aynı bağlamda Suriye’yi de anarak, “Sonrasında IŞİD gibi örgütler ortaya çıkıyor, ortalık karışıyor” demişti. Burada açıkça “devleti ayakta tutmak gerekir” yaklaşımını savunuyordu.

Suriye’de de ABD'nin tercihinin bu yönde olduğu anlaşılıyor: Güçlü bir devlet yapısı. Bu çerçevede SDG’nin ise artık bir “oyunbozan” olarak görüldüğü izlenimi var. Nitekim Şam yönetimi ilk saldırıya geçtiğinde, ABD’nin daha önce SDG’ye karşı Peşmerge’ye verdiği türden bir hava desteği sağlamamış olması, bu mesajın zaten verildiğine dair yorumlara yol açmıştı. Bu yönde değerlendirmeler basına da yansımıştı.

B.K.: Evet, Tom Barrack’ın bu açıklamasının ardından Trump da, her zamanki Trump’lığıyla bir açıklama yaptı; onu görmüşsünüzdür. “I like Kurds” diyerek, Kürtleri sevdiğini söyleyen, oldukça yüzeysel bir ifade kullandı. Aynı açıklamada Erdoğan’la yakın zamanda bir telefon görüşmesi yaptığını da belirtti. Suriye’de olup bitenlere dair görüşünün sorulduğunu ve buna karşılık olarak “Suriye’de iyi bir iş çıkardım” dediğini aktardı. Gerçekten bu ifadeyi kullandı.

Trump açıklamasında ayrıca Kürtlere “muazzam paralar ödendiğini”, Kürtleri “korumaya çalıştıklarını” da söyledi. Yani Trump’ın ağzından çıkanlar, bir yandan Kürtleri sevdiğini söyleyen bir dil kurarken, diğer yandan süreci tamamen kendi başarısı ve çıkar dengeleri üzerinden tarif eden bir çerçeve çiziyordu.

Ö.Ö.: Hatta açıkça şunu da söylüyor: 'Kürtler baştan beri kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiler; benim istediğim gibi davrandılar.' Kürtler için kullandığı ifade bu şekilde.

Ö.M.: Evet, şimdi Türkiye'ye dönelim.

Ö.Ö.: Burada küçük bir ayrıntı da ekleyebilirim. Az önce, yayın sırasında bazı kaynaklara düşen bir bilgiyi gördüm. Tom Barrack’ın SDG’ye yani Suriye Demokratik Güçleri’ne yönelik oldukça dikkat çekici bir açıklaması var. Barrack, SDG’yi oyalamakla, süreci bilinçli biçimde sürüncemede bırakmakla suçluyor. Suriye hükümetiyle yapılan anlaşmayı uygulamamakla ve yabancı güçlere güvenmekle eleştiriyor.

Açıklamanın devamında ise şunu söylüyor: “İsrail’i çatışmaya sürüklemeye çalışıyorsunuz ama bu olmayacak.” Bu sözlerin, yapılan son toplantıya atıfla söylendiği ifade ediliyor. Burada, İsrail ile ABD arasında Suriye’ye dair farklı tutumlar olduğuna da dikkat çekiliyor.

Tom Barrack bunu şöyle çerçeveliyor: “Bizim bölgede iki müttefikimiz var,” diyor; Türkiye ve İsrail. SDG’nin bu hamlelerinin, Türkiye ile İsrail arasında gerginliğe yol açabilecek bir çizgiye işaret ettiğini ve bunun Suriye’nin iç işlerine İsrail’i dahil etmeye yönelik bir çaba olarak görüldüğünü söylüyor. Bu değerlendirme, gerçekten dikkat çekici.

B.K.: Arada böyle bir gelişme de oldu, evet. Şimdi elbette bütün bu konuştuğumuz Suriye meselesi, Orta Doğu’daki bölgesel gelişmelerden bağımsız değil. İran meselesi de bu tablonun başka bir başlığı olarak karşımızda duruyor; “çözülmesi gereken bir sorun” gibi lanse edilmesi, saldırı olacak mı olmayacak mı tartışmaları… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Orta Doğu bu şekilde kaynarken, bu programın odağı aslında Türkiye’deki süreçti.

Burada ne oldu? Türkiye’deki Kürtler bütün bu gelişmelerden nasıl etkileniyor ve nasıl tepkiler ortaya çıktı? Biraz da buna geçmek istiyorum.

Bu çerçevede en önemli gelişmelerden biri, DEM Parti’nin son yaşananların ardından dünkü grup toplantısını Meclis yerine sınırda yapma kararı alması oldu. Mardin’in Nusaybin ilçesinde, grup toplantısı öncesinde bir protesto yürüyüşü düzenlendi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın ve DEM Partililerin katıldığı bu yürüyüşün ardından sınırda bir grup toplantısı gerçekleştirildi.

Hatimoğulları burada yaptığı açıklamada, önce Fırat’ın batısına, ardından doğusuna, yani Rojava topraklarına yönelik bir işgal hareketinin başlatıldığını söyledi ve bunun kabul edilemez olduğunu ifade etti. Bir yandan Kürtlere “kardeşim” denilirken, diğer yandan Suriye’deki savaşın bu şekilde yönetilmesinin kabul edilemeyeceğini vurguladı.

Nusaybin’deki bu toplanmanın ardından, grubun bir kısmı sınırın öte yanına, yani Suriye’nin Kamışlı kentine geçmeye çalıştı. Fırat Haber Ajansı’nın aktardığına göre, yüzlerce kişinin sınırdan Kamışlı’ya geçtiği bilgisi paylaşıldı.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ise protesto eylemleriyle ilgili olarak 35 kişinin tutuklandığını, 45 kişinin adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakıldığını açıkladı. Benim en son baktığımda ise 77 kişi hâlâ gözaltındaydı.

Öte yandan, bayrakla ilgili bir olay da gündeme geldi. Türk bayrağının indirilmesiyle ilişkilendirilen ve Türk basınında “Türk bayrağına saldırı” şeklinde sunulan bu olay, birçok kişi tarafından açık bir provokasyon olarak değerlendirildi.

Ö.M.: Evet, çok provokatif bir durumdu.

B.K.: Evet, bu şekilde bir bayrak indirme provokasyonu yaşandı. DEM Parti de buna çok hızlı bir şekilde bir açıklama yaparak, bunun kabul edilemez olduğunu ifade etti. Bayrak indirme gibi provokasyonların ne kadar tehlikeli olduğu herkesin malumu. O yüzden bu tür olaylarda yangına körükle gitmenin de bir anlamı olmadığının altını çizmek gerekiyor. Buna rağmen sosyal medyada bu görüntülerin yoğun biçimde kullanıldığını görüyoruz. Konuyla ilgili bir soruşturma başlatıldığını da belirtelim.

Bugün DEM Parti’den temsilciler ile çeşitli baro ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin Rojava’ya bir ziyaret gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu ziyaret kapsamında, başta siyasi partiler olmak üzere bölgenin siyasi dinamiklerini temsil eden aktörlerle bir araya gelinecek. Bu Rojava ziyaretinin de önemli olduğunu söylemek lazım.

Programı bitirmeden önce komisyon meselesine de geleceğim ama şimdi biraz da sizlere sorarak devam etmek istiyorum. Suriye’de yaşananlar, ister istemez, daha önce Kobane dönemini hatırlatıyor. Hatırlarsınız, “Kobane düştü düşecek” söylemlerinin ardından Kürtler sokaklara çıkmıştı. O dönemde yaşananların sonrasında bir iddianame hazırlanmış ve Selahattin Demirtaş’ın hâlâ cezaevinde olmasının da gerekçelerinden biri olarak bu olaylar gösterilmişti. Yani çok eski olmayan, hâlâ hafızalarda canlı bir dönemden söz ediyoruz.

Bu kez de benzer bir tablo görüyoruz. Türkiye’deki Kürtlerin, Suriye’de yaşananlara haklı olarak tepki verdiğini ve bu tepkilerini dile getirmek için sokaklara çıktığını görüyoruz ancak bu tepkiler Türk kamuoyu tarafından ne kadar anlaşılıyor, bu gerçekten tartışmalı.

Ben şahsen, çok sık dile getirilen ama yine de önemli bir duruma işaret etmek istiyorum. Yanlış bir ifade kullanmak istemem ama gerek kendi çevremdeki insanlarla yaptığım konuşmalardan, gerek sosyal medyada Kürtlerin paylaşımlarından yola çıkarak, bir duygusal kopuşa doğru gidilme ihtimalinin güçlendiğini görmek zor değil. Aralarda elbette farklı örnekler var ama genel atmosfer böyle bir kopuş riskine işaret ediyor.

Bu kısmı özellikle önemsiyorum çünkü Türkiye’deki süreci konuşuyorsak, bu çok kritik bir mesele. Bölgesel gelişmeler bugün böyle olur, yarın başka bir yöne evrilebilir ama Türkiye’de devletin bu gelişmelere karşı nasıl pozisyon aldığı ve buna paralel olarak kamuoyunun nasıl bir tepki verdiği belirleyici oluyor. Başından beri de aslında çok fazla değişen bir şey olmadığını görüyoruz.

Ne yazık ki, Türkiye kamuoyunda yine güçlü bir Kürt karşıtı söylemin hızla üretildiğine de tanık oluyoruz. O yüzden son olarak size sormak istiyorum: Sizler, son bir haftadır yaşananlara baktığınızda ne düşündünüz?

Ö.M.: Evet, son zamanlardaki en önemli gelişmelerden biri de bu sabah erken saatlerde Drop Site’ta yayımlanan haberde yer alan bilgilerdi. Haberde, SDG’nin Suriye’de kaçınılmaz bir savaşa karşı topyekûn bir hazırlık içinde olduğuna dair güçlü işaretler olduğu aktarılıyordu.

Bu konuda daha önce bir belgesel de yapmış olan aktivist Alexis Daloumis’in değerlendirmeleri de yer alıyordu. Daloumis, dört günlük mühlet olarak ifade edilen bu sürenin fiilen geçerli olmayacağını ve çok ciddi biçimde topyekûn bir savaş ihtimaline işaret edildiğini söylüyordu. Drop Site’ta, çeşitli isimlerle yapılan son dakika mülakatlarında da benzer bir tablo çiziliyor. SDG ile Şam hükümeti arasında, total bir savaşa doğru gidildiğini düşündüğünü ifade eden görüşler yer alıyor.

Şöyle bir cümle de dikkat çekiciydi: “Suriye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde savaş istemiyorum; ama savaş kapınızı çaldığında, çarpışmak zorunda kalırsınız.”

Bu noktada Türkiye açısından da durumun ne kadar ciddi olduğu ortada. DEM Parti’nin de dile getirdiği gibi, Rojava’da yaşanan katliamların sorumluluğunun Şara yönetimine, IŞİD’e ve onları destekleyen uluslararası güçlere ait olduğuna dair açıklamalar yapıldı. Tülay Hatimoğulları’nın bu yöndeki ifadeleri de hatırlanacaktır.

Dolayısıyla bütün bu gelişmeleri üst üste koyduğumuzda, çok karanlık bir geleceğe doğru gidildiğini söylemek fazla karamsarlık mı olur, emin değilim.

Ö.Ö.: Bir de sanırım şöyle bir boyut var: Batı'da Burcu’nun bahsettiği bu “duygusal kopuş” meselesi, aynı zamanda sürecin kendisine dair soru işaretleriyle de bağlantılı. Batı'da, dünyaya daha soldan bakan, Kürt hareketine yakın ya da en azından ona temas eden kesimler açısından da iktidarın bu süreci yürütme biçimi başlı başına bir belirsizlik yaratıyor.

Zaten meselenin uluslararası kaynaklı olduğu, esas düğümün Suriye’de olduğu uzun süredir biliniyordu. Dolayısıyla bir kesimde güçlü bir “bilinememezlik” hali var. Ne olacağına dair öngörüde bulunamama, sürecin nereye evrileceğini kestirememe duygusu.

Buna karşılık başka bir kesimde ise durumdan adeta memnun olan, “biz demiştik” havası hâkim. Daha şoven bir tavırla, “ABD'ye güvenirseniz böyle olur”, “Erdoğan’a güvenirseniz böyle olur” gibi söylemler öne çıkıyor. Meselenin bir güç ilişkisi olduğunu ya da sürece dışarıdan, Batı merkezli bir barış tahayyülüyle bakmanın sonuçlarını görmezden gelerek, “bakın biz haklı çıktık” noktasına gelen bir dil kuruluyor.

Hatta zaman zaman bu kesimler için kullanılan, “sömürge aydınları” gibi ifadeler de dolaşıma giriyor. Yani ezilene sürekli olarak neyi yanlış yaptığını söyleyen, sürekli eleştiren; hatta kimi zaman iktidarlardan bile daha sert biçimde ezilenin mücadele yöntemlerini, tercihlerini ve yönelimlerini hedef alan bir tutumdan söz ediyoruz. Bu tavrın son dönemde daha da hâkim olmaya başladığını görüyoruz. En azından sosyal medyada tablo böyle görünüyor.

Ö.M.: Ben de izninizle ufak bir ilave daha yapmak istiyorum; Çağatay Anadol'un T24’te 17 Ocak’ta yayımlanan önemli bir analiz yazısı vardı ve orada şu hatırlatmayı yapıyordu: 'Türkiye ile Suriye’deki Kürt siyasi aktörleri arasındaki ilişkiler her zaman kötü değildi. Salih Müslim, 2013 yılında Türkiye’nin davetiyle Ankara ve İstanbul’da resmi temaslarda bulunmuştu. Bu görüşmelerde hem Türkiye’nin güvenlik kaygılarının, hem de geçiş sürecinin ele alındığını hatırlatıyordu. Ardından Ekim 2014’te ikinci bir ziyaret gerçekleşmişti. Bu kez ana gündem IŞİD tehdidi ve insani koordinasyondu. Bu temasların ardından Türkiye, Peşmerge güçlerinin kendi toprakları üzerinden Kobani’ye geçişine izin vererek sahada hem insani hem de siyasal etkisi yüksek bir adım atmıştı.'

Çağatay Anadol’un sorusu çok netti: 'O gün bu ilişkiler mümkün olabildiyse, bugün benzer adımların atılamayacağını söylemek için güçlü bir gerekçe var mı? Böyle adımlar yalnızca güvenlik kaygılarını azaltmakla kalmaz; Türkiye’nin bölgesel barışa katkı sunan bir aktör olarak inandırıcılığını da güçlendirir. Güvenlik endişelerini azaltmak, iki yönlü bir süreç değil midir?' diye soruyordu Anadol. 

Yazının devamında şu tarihsel hatırlatmayı yapıyordu: Anadol, yüz yıl önce bu coğrafyayı cetvelle bölenlerin bunun nelere mal olacağını hesap etmediğini söylüyordu. Bugün aynı hatayı askeri yöntemlerle, güvenlik gerekçeleriyle yeniden üretmenin yalnızca siyasal bir yanlış değil, aynı zamanda tarihsel ve ahlaki bir hata olacağını vurguluyordu.

Rojava’yı yıkmanın yalnızca “öte yakayı” susturmak anlamına gelmediğini; bu yakayı da yaraladığını söylüyordu. Orada bastırılan her hayatın buraya öfke ve umutsuzluk olarak geri döndüğünü hatırlatıyordu. Hiçbir sınırın, hiçbir tel örgünün, hiçbir mayının halkların iç içe geçmiş kaderini bugüne kadar söküp atamadığını ve bundan sonra da atamayacağını ifade ediyordu.

Ve yazısını şu cümlelerle bitiriyordu Anadol: 'Bir halkın iç savaş koşullarında kurduğu yapıyı, ona karşı bir düşmanlık gerekçesi haline getirmek ne devleti güçlendirir ne de toplumu birleştirir. Bu toprakların artık yeni ayrılıklara değil, mevcut yaraların onarılmasına ihtiyacı var. Bu nedenle söylemek gerekiyor: Yapmayın efendiler, etmeyin; yazıktır, günahtır.'

B.K.: Evet, artık çok zamanımız kalmadı; daha doğrusu zamanımız doldu. Ama bugünkü yayını bitirmeden önce sadece şu bilgiyi paylaşarak tamamlamak istiyorum. “Komisyon mu kaldı?” diye sorabilirsiniz; evet, kaldı. Süreç hâlâ devam ediyor.

Pazartesi günü komisyonun bir toplantısı vardı. Toplantının ardından yapılan açıklamada, sürecin sona yaklaştığı ve uyumlu bir şekilde ilerlediği ifade edildi.

Ö.Ö.: Evet, hatta 'Bu sürecin önündeki engeller kalktı' dedi Devlet Bahçeli.

B.K.: Kısa sürede raporun tamamlanacağı söyleniyor. Büyük ölçüde uzlaşıya varıldığı, geri dönüş ve süreç yasasına ilişkin önerilerin yer aldığı bir kanun metni taslağının hazırlanacağı ifade ediliyor; daha doğrusu öneriler bu çerçevede şekilleniyor.

Ancak Ankara’da şu an herkesin gündemi Suriye. Suriye’deki son gelişmeler elbette burayı da etkiliyor ama kulislerde “burası daha kolay bir başlık” olarak görüldüğü de konuşuluyor. Bu bilgiyi bu arada Ceren Bayer’den aldığımı da söyleyeyim.

DEM Parti cephesinde çok ciddi bir hayal kırıklığı ve tepki var. Ancak kulis bilgilerine göre, “masadan kalkılır mı?” sorusuna verilen yanıt net: Hayır, kimse masadan kalkmaz. Sürecin, Suriye’deki gelişmeler izlenerek ilerleyeceği ifade ediliyor.

Son olarak şunun da altı çiziliyor: Tüm sürecin AKP ve MHP’nin istediği şekilde şekillendiği, hazırlanacak raporun da bundan çok farklı olmayacağı belirtiliyor.

Yani komisyon kendini feshetmiş değil; çalışmalarını sürdürüyor ve rapor da son aşamasına gelmiş durumda. Dün ABD tarafından yapılan açıklamalar elbette önemliydi ama az önce sözünü ettiğimiz Kürtlerdeki bu duygusal kopuşun, sürecin — ya da barış ihtimalinin — üzerinde etkisiz kalması mümkün görünmüyor. O yüzden biz de neler olup bittiğini birlikte izlemeye, takip etmeye devam edeceğiz.

Ö.M.: Evet, takip etmeye devam ederken, eğer arada topyekûn savaş gibi gerçekten çok korkunç gelişmeler yaşanırsa, bu düzenli programın dışında da seninle bilgi alışverişine girebiliriz. Çok teşekkür ediyoruz.

B.K.: Ben teşekkür ediyorum.

Ö.M.: Haftaya görüşmek üzere.

B.K.: Görüşmek üzere, iyi yayınlar.