Barış hareketi ile iklim hareketi aynı şey mi?
Güneş paneli, barışın yeni simgesi.
Geçen gün, son zamanlarda “barış” sözcüğünü pek kullanmadığımızı fark ettim. İran’a karşı yürüttüğümüz savaşın halkın desteğini görmediği kesin, ancak savaşı sona erdirmeyi amaçlayan gerçek bir “barış hareketi” de yok ortada (gerçi ara seçimler bir ölçüde bu konudaki tutumun da sandığa yansıması olacak). Savaştan söz ettiğimizde, ya “bitmek bilmeyen savaşlar” bağlamında, yani “savaşmak zorunda kalmak da başımıza ne büyük dert açıyor” diye yakınıyoruz ya da savaşın fiyatları nasıl artırdığına odaklanıyoruz. Başka bir ülkeye saldırdığımızın, liderlerini öldürdüğümüzün, okullarını bombaladığımızın, vatandaşlarının hayatını olabildiğince yaşanmaz hale getirdiğimizin, üstelik dünyanın dört bir yanında benzin fiyatlarının yükselmesinden değil, gübreye ya da yakıta hiç erişememekten mustarip milyarlarca insanı da etkilediğimizin neredeyse farkında bile değiliz.
Oysa barış hareketinin yeniden canlanması için bundan daha uygun bir zaman olamazdı. Çünkü daha barışçıl bir dünyaya hızla geçiş yapabileceğimizi hayal etmek artık her zamankinden daha kolay. Bunun nedeni, birdenbire petrole bir alternatifimizin ortaya çıkmış olması. Etrafımızda olup bitenlere baktığımızda, petrolün günümüzde yaşanan çatışmaların hem nedeni hem silahı hem de kurbanı olduğunu görüyoruz. Petrol, geçmişte hiç olmadığı kadar savaşlarla ayrılmaz biçimde iç içe geçmiş durumda. Bu da aslında petrol çağını kısa sürede geride bırakabileceğimiz anlamına geliyor; üstelik bunu, üzerinde bugüne kadar yeterince durmadığımızı düşündüğüm yollarla yapabiliriz.
Bütün bunları düşünmemin nedeni, seçim kampanyasına bir günlüğüne ara verip Missouri eyaletindeki Independence kentine gelmiş olmam (Kansas Senato seçimlerinin yürütüldüğü bölgenin hemen yanı başında!). Burası daha çok Harry Truman’ın memleketi olarak tanınıyor, ama aynı zamanda, bana her yıl verdikleri Uluslararası Barış Ödülünü kabul edip etmeyeceğimi sorana kadar varlığından bile haberdar olmadığım bir Hristiyan mezhebinin, Community of Christ’ın (Mesih Topluluğu) da merkezi. Bu ödül önceki yıllarda, gerçekten hayranlık duyduğum Dolores Huerta, Rahip James Lawson, Terry Tempest Williams ve Jane Goodall gibi isimlere verilmişti.
Anlaşılan o ki Mesih Topluluğu oldukça ilginç bir cemaat. Kökenleri, Joseph Smith silahlı bir güruh tarafından öldürüldükten sonra Brigham Young’ın peşinden Utah’a gitmek yerine Smith’in ailesiyle birlikte Ortabatı’da kalan Mormonlara dayanıyor. Yıllar içinde Utah’taki din kardeşlerinden giderek uzaklaşmışlar. Son kuşakta ise ana akım Protestan kiliselerine çok daha fazla yaklaşarak, bir kadının önderliğinde, LGBT bireylerin cemaat yaşamına katılımını destekleyen ve barışa büyük önem veren, açıkça ilerici bir kiliseye dönüşmüşler. Şu anda bunları yazarken, Japonya’daki kardeş cemaatleriyle birlikte oluşturdukları bir Japon bahçesine bakıyorum. Bu bahçe, Independence kentinin ve onun en ünlü evladının dünya nükleer tarihinde oynadığı karmaşık rolün anısına düzenlenmiş. Az önce de her gün düzenlenen Barış Duası ayininden çıktım. Bu topluluğu tarif etmem gerekse şöyle derdim: İsa’ya inanan, ancak tavırları ve gelenekleriyle tam anlamıyla Amerikan Ortabatısı’na özgü bir Üniteryen topluluğu hayal edin. Onları gerçekten çok ama çok sevdim; burada çok özel bir şey yaratmışlar.
Neyse, ödül töreni kapsamında bir konuşma yapmam gerektiği için barış meselesi üzerine her zamankinden daha fazla düşünmeye başladım. Düşündükçe de işimin aslında ne kadar basit olduğunu gördüm. Dünya şu anda açıkça savaşın pençesinde. Hatta geçen ay New York Times’ın bir köşe yazarı, Üçüncü Dünya Savaşı’nın ilk aşamalarının çoktan başlamış olabileceği ihtimali üzerinde durdu. Vladimir Putin’in hiçbir gerekçe olmaksızın başlattığı ve beşinci yılına yaklaşan saldırıları sürerken, Ukrayna genelinde sivil altyapı tesisleri ağır bombardıman altında. Önce Venezuela’ya, ardından İran’a saldıran ABD ise füze ve hava savunma sistemlerinde kullanılan önleyici mühimmat sıkıntısı yaşamaya başladı. Bu da kendilerini birdenbire Yemen’deki başına buyruk güçlerin saldırılarıyla karşı karşıya bulan Suudiler için hiç iyi haber değil. Dünyanın dört bir yanında başka pek çok çatışma yaşanıyor. Bunların bazıları doğrudan askeri nitelikteyken, bazıları şimdilik tehdit ve zorlamayla sürdürülüyor. Örneğin ABD’nin Küba’ya uyguladığı ve sessiz sedasız can almaya devam eden kuşatma. (2018’de adada bebek ölüm oranı her bin canlı doğumda dörttü; bu oran ABD’dekinden bile düşüktü. Şimdiyse bizim yüzümüzden iki katından fazla artmış durumda.)
Elbette savaşların etnik ve dini üstünlük iddialarından kişisel ihtiraslara kadar pek çok nedeni var. Ancak petrolün bu çatışmaların çoğunda ne denli belirleyici bir rol oynadığını görmek hiç de zor değil: Kimi zaman savaşın nedeni, kimi zaman bir silahı, giderek daha sık da bir zayıf noktası olarak.
Bir düşünün. Dünyanın en büyük ikinci petrol rezervlerine sahip ülkesi Venezuela’ya saldırdık. Görebildiğim kadarıyla yöneticilerimiz bu saldırıyı insan hakları ya da demokrasi gerekçeleriyle açıklamak için hiçbir çaba göstermedi; yalnızca ülkenin petrol kaynaklarını güvence altına alma amacı üzerinde durdular. Beyaz Saray’ın bu yaz Venezuela’daki hedeflerimize ilişkin yayımladığı “bilgi notunu” okuyun:
Başkan Donald J. Trump, dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasıyla Venezuela’daki 65 milyar varilden fazla kanıtlanmış petrol rezervinin çoğunluk kontrolünü ABD’ye kazandırdı. Böylece ABD’nin kendi topraklarında bulunan yaklaşık 46 milyar varillik mevcut kanıtlanmış petrol rezervleri önemli ölçüde genişlemiş oldu. Bu anlaşma, önümüzdeki yüzyıl boyunca enerji alanındaki hâkimiyetimizi güvence altına alıyor; üstelik ABD’ye hiçbir maliyet getirmeden. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Savaş Bakanı Pete Hegseth tarafından imzalanan anlaşma, ABD hükümetine güçlü yönetim yetkileri, ekonomik mülkiyet hakları ve Venezuela’da kurulacak, rezerv büyüklüğü bakımından dünyanın en büyük ikinci özel petrol şirketi olacak yeni bir şirkete ait petrolü düşük maliyetle satın alma güvencesi sağlıyor.
İran’a yönelik saldırımızın arkasındaki nedenler biraz daha karmaşıktı. Benjamin Netanyahu’nun Tahran yönetimini felç etme (ve hapse girmekten kurtulma) arzusunun bunda önemli bir rol oynadığı açıktı. Ancak Trump’ın dünyanın en büyük üçüncü petrol ve doğal gaz rezervlerine duyduğu ilginin de saldırının başlıca nedenlerinden biri olduğu ortadaydı. Örneğin Trump, mart ayında sosyal medyada yaptığı bir paylaşımda şöyle diyordu:
ABD’nin İran’ı “BU GECE ÇOK AĞIR BİR ŞEKİLDE” vuracağını ve “çok da uzak olmayan bir gelecekte”, stratejik öneme sahip Hark Adası petrol terminali de dahil olmak üzere İran’ın petrol ve doğal gaz sektörlerinin “kontrolünü tamamen ele geçireceğini” söylüyordu.
Financial Times’a yaptığı açıklamada da belirttiği gibi:
“Size açık konuşayım, benim en çok istediğim şey İran’ın petrolünü ele geçirmek. Ama ABD’deki bazı aptallar çıkıp ‘Bunu neden yapıyorsun?’ diye soruyor. Çünkü aptallar.”
Sebebi ne olursa olsun, bu çirkin ve anlamsız savaşta petrolün artık açıkça bir silaha dönüştüğü ortada. Her iki taraf da karşı tarafın petrol sevkiyatını engelleyerek onu ekonomik açıdan teslim olmaya zorlamaya çalışıyor. Trump ise bu konuda daha zor durumda olabilir. Çünkü yakında bir seçimle karşı karşıya kalacak ve seçmenleri etkisiz hale getirmek için elinden geleni yapmasına rağmen, görünüşe bakılırsa oylarımızı yine de bir ölçüde özgürce kullanabileceğiz. Üstelik dizel fiyatının 6 dolara ulaşması, seçim kampanyasının gündeminde “çocuklarımızın sakat bırakılması” meselesi kadar önemli bir yer tutmaya başlamış olabilir.
Trump’ın bu açmaza bulduğu kurnazca çözüm ise Ukrayna halkına ihanet etmek oldu. Hatırlayın, Putin ülkesinin petrol zenginliği sayesinde Ukrayna’ya saldırabildi (John McCain’in meşhur tanımıyla: “Nükleer silahlara sahip bir benzin istasyonu”). Savaşın başlarında da hidrokarbon kaynaklarını kullanarak zafere ulaşmaya çalıştı; Batı Avrupa’ya enerji sevkiyatını keserek Avrupa ülkelerini Kiev’in savunulmasına verdikleri destekten vazgeçirmeyi amaçladı. Şimdi ise dizel yakıt tedarikini (ve Trump’ın yakın çevresine sunduğu cazip “anlaşma” fırsatlarını) kullanarak ABD’nin bir zamanlar müttefiki olan Ukrayna’ya sırt çevirmesini sağlamaya çalışıyor. Trump da dün, Rus petrolüne yaptırım uygulanmasını öngören Lindsey Graham Yasası’nın uygulanmasını askıya aldı. Bu hamle, gelinen noktada bile diplomatları söyleyecek söz bulamaz hale getirdi.
Putin’in özellikle istediği şey, Trump’ın Ukrayna’yı Rus petrol rafinerilerine yönelik saldırılarını durdurmaya zorlaması. Zelenski’nin son altı ayda başvurduğu bu taktik, Rusya’ya büyük sıkıntılar yaşatırken elektrikli araç satışlarının da hızla artmasına yol açıyor. Trump da elbette Putin’in bu isteğini yerine getirdi. Başlıca uşağı (yoksa durum tam tersi mi?) Elon Musk ise görünüşe bakılırsa Starlink sistemini kasten sabote ederek Ukraynalıların hayatını tehlikeye attı. Her şeyin merkezinde petrol var: neden, sonuç ve silah olarak. Körfez’de de durum aynı. Husiler ve İranlılar, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki petrol boru hatlarını ve pompalama istasyonlarını hedef alırken, bu ülkeler de petrol zenginliklerini kullanarak karşılık veriyor. Küba’da da farklı bir durum söz konusu değil; orada başlıca silahımız petrol ablukası.
Trump, ocak ayında bu konuyu şöyle ifade etmişti:
“KÜBA’YA ARTIK NE PETROL NE DE PARA GİDECEK — HİÇBİR ŞEY! Çok geç olmadan bir anlaşmaya varmaları konusunda kendilerine şiddetle tavsiyede bulunuyorum. Bu konuya gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim.”
Mart ayında söylediği ise:
“Paraları yok, petrolleri yok, hiçbir şeyleri yok. Ama güzel toprakları var. Güzel manzaraları var.”
Marco Rubio ise Haziran ayında şöyle demişti:
“Rejim, onlarca yıldır mevcut yakıt kaynaklarını çalıp kendi elinde topluyor; bunları Castro ailesinin özel jetinde, Küba halkını baskı altında tutmak için kullanılan güvenlik güçlerinin hizmetinde, boş turist otellerinin ışıklarını açık tutmakta ve insanları düzmece protestolara ve siyasi gösterilere otobüslerle taşımakta kullanıyor.”
Oysa elbette yakıtın büyük bölümünü hastaneleri, okulları ve evlere elektrik sağlayan şebekeyi çalıştırmak için kullanıyorlardı. Ama artık bunu da yapamıyorlar. Associated Press’in (AP) ağustos ayında bildirdiğine göre:
Günümüzde Havana’da elektriğin 20 dakikalığına gelmesi bile küçük bir mucize sayılıyor. Üstelik bu mucize bazen sabaha karşı üçte gerçekleşiyor.
Bu hafta saatlerce aralıksız süren elektrik kesintisinin ardından ışıklar yeniden yandığında, 72 yaşındaki Leidis Rodríguez de sabaha karşı o saatte alelacele fasulye pişirmeye koyuldu.
“Elektrikler geldi, herkes iş başına!” diye bağırdı Rodríguez.
Toplu taşıma ve kültürel etkinlikler durma noktasına geldi. Ülke ekonomisinin lokomotifi olan turizm de aynı durumda. Özellikle turizm şirketlerinin ülkeden çekilmesiyle konaklama sektöründe 25 bin iş pozisyonu boş kaldı. Adaya yapılan uçuşlar sık sık iptal ediliyor, elektriksiz bir Küba’nın yeni gerçeklerine uyum sağlamak için çalışma saatleri kısaltılıyor. İlaç kıtlığı giderek ağırlaşırken, yiyecekler elektrik olmadığı için buzdolaplarında çürüyor.
“Elektrik olmayınca su da olmuyor, çünkü depoya su pompalanamıyor. Su olduğunda ise elektrik olmuyor,” diye yakındı Rodríguez.
Neyse, bütün bu ülkelerde insanlar korkunç koşullarda yaşam mücadelesi verirken ve dünya tarif edilemeyecek boyutlarda bir felakete her geçen gün biraz daha yaklaşırken, tüm bunların petrolle bağlantılı olması aslında bize bir çıkış yolu da gösteriyor: petrolün hayatımızdaki önemini azaltmak.
Bunu yapmanın aslında tek bir yolu var ve vicdanı ya da aklı (hatta hesap makinesi) olan herkes giderek bu çözüme yöneliyor: Petrolün yerini güneşten ve rüzgârdan elde edilen temiz, ucuz ve dış müdahalelere çok daha az açık enerjiyle doldurmak. Küba’nın yaptığı da tam olarak bu; ülke, dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen bir hızla güneş panelleri kuruyor. Ukrayna da Svitlana Romanko ve Razom We Stand gibi kahramanların öncülüğünde aynı şeyi yapmaya çalışıyor. (Romanko’nun bu hafta Trump’tan umudunu kestiğini görmek beni şaşırtmadı: “Artık Avrupa öncülük etmeli, bu ay içinde Rus enerji kaynaklarına yönelik yaptırımlarda kalan bütün açıkları kapatmalı ve Beyaz Saray bunu yapmasa bile demokratik dünyanın Putin’in savaş makinesini besleyen kaynakları kesmeye devam edeceğini göstermeli.”) Bu savaşların dışında kalan ülkeler de başlatmadıkları çatışmaların sonuçlarıyla başa çıkabilmek için kararlılıkla temiz enerjiye ve elektrikli araçlara yönelerek aynı şeyi yapmaya çalışıyor.
Trump plaketleri çok sevdiğine göre, ona da “On Yılın Elektrikli Araç Satıcısı” unvanıyla bir plaket vermeliyiz. 2026 yılına dönüp baktığımızda, içten yanmalı motorun artık geçmişte kalmış bir teknoloji olduğunun kesin olarak anlaşıldığı yıl olduğunu göreceğiz. Elektrikli otomobil satışları dünyanın dört bir yanında hızla artıyor. Eylül ayında Avrupa’da 600 bin elektrikli otomobil satıldı. Bu, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 39’luk bir artış anlamına geliyor. Michelle Lewis’in aktardığına göre:
Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, Portekiz ve Finlandiya’da elektrikli araç satışları aylık bazda tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Fransa’da satışlar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 78 artarak yaklaşık 80 bine, Almanya’da ise yüzde 61 artışla 117 bine yükseldi.
Bakın: satılan her elektrikli araç petrole olan talebi azaltıyor. Satılan her ısı pompası doğalgaza olan ihtiyacı düşürüyor. Çatılara ya da balkonlara kurulan her güneş enerjisi sistemi, hidrokarbonlara ihtiyaç duymadan temiz enerji üretiyor. Üstelik bütün bunlar yalnızca iklim üzerindeki baskıyı hafifletmekle kalmıyor, çok daha kısa vadede, bugün dünyayı kuşatan savaşların dizginlenmesine de yardımcı oluyor. Enerjisinin büyük bölümünü rüzgâr ve güneşten sağlayan bir dünyada yaşasaydık, savaşların çıkma olasılığı daha düşük olurdu. Ne de olsa güneş ışığı uğruna savaşmak kolay değil. Yıllardır pek çok insan bana iklim hareketi ile barış hareketinin daha güçlü bir birliktelik kurup kuramayacağını soruyor. Bana öyle geliyor ki bunun anahtarı tam da burada yatıyor.
Güneş paneli, barışın yeni simgesi. Bu mesajı yayalım.
Ha, bir de en üstteki fotoğraf var. Independence kentindeki Mesih Topluluğu merkezinin devasa kulesini, dün akşam batan güneşin önünde görüyorsunuz. Aşağıda ise spiral biçiminde yükselen bu kulenin içeriden nasıl göründüğünü görebilirsiniz. Bana, başımızın çok yukarılarına kadar uzanan dev bir deniz kabuğunun içini hatırlatıyor. Mimar, canlı doğayı binanın içine taşımayı başarmış. Hayatımda bundan daha güzel bir binaya çok az girdim. Ya da böylesine huzur veren bir binaya.
Enerji ve iklim alanındaki diğer haberler:
+ ABD’nin Batı Kıyısı’nda hava durumu uzmanı olan Daniel Swain, Kaliforniya için yeni ve endişe verici El Niño tahminleri yayımladı:
El Niño’nun zayıf seyrettiği dönemlerde Kaliforniya’da kış aylarının daha yağışlı ve fırtınalı geçme olasılığındaki artışın oldukça sınırlı olduğu doğru. Ancak bu yılki El Niño hiç de sıradan değil. Kayıtlara geçen en güçlü ve etkisi en doğuda yoğunlaşan El Niño olayına dönüşmesi beklenen (hatta belki de şimdiden dönüşmüş olan) bu yılki olay nedeniyle, Kaliforniya’da yağışlı ve fırtınalı hava koşullarının görülme olasılığındaki artış son derece belirgin olacak.
Nitekim, uluslararası çoklu model tahminlerinin bir araya getirildiği “süper topluluk” sisteminin en son mevsimsel güncellemesi de bu durumu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Açıkçası daha önce böyle bir şey hiç görmedim (ve bunu kesinlikle hafife alarak söylemiyorum!). Son birkaç haftadır verileri ayrıntılı biçimde analiz etmek ve El Niño konusunda çalışan diğer uzmanlarla bu endişe verici gelişmeleri değerlendirmek için epey zaman harcadım. Kendi sayısal analizlerim ve koşulları bir bütün olarak ele alan değerlendirmelerim sonucunda öne çıkan bazı önemli noktalar şöyle:
Kaliforniya’da bu kışın ortalamanın üzerinde yağışlı geçme olasılığı, geçmiş yılların verilerine göre son derece yüksek (eyalet genelinde yüzde 90’ın üzerinde).
Olağanüstü yağışlı (en yağışlı yüzde 10’luk dilime giren, yani 90ıncı yüzdelik dilimin üzerinde) bir kış yaşanma olasılığı ise normal koşullara kıyasla çok daha yüksek (yaklaşık 5 kat).
Rekor düzeyde yağışlı bir mevsim ve/veya rekor yağışların görüldüğü aylar yaşanma riski, normal koşullara kıyasla çok ciddi ölçüde artmış durumda (yaklaşık 20 kat).
Yüksek olasılıkla yağışlı geçmesi beklenen bölge, tipik El Niño dönemlerine kıyasla Kaliforniya kıyıları boyunca daha kuzeye ve iç kesimlere kadar uzanıyor. Yağış tahminlerinin en yüksek güvenilirliğe sahip olduğu alanlar arasında San Francisco Körfez Bölgesi, Sacramento ve bu bölgelerin güneyi de yer alıyor.
El Niño’nun Kaliforniya üzerindeki en güçlü etkilerinin Aralık ile Mart ayları arasında görülmesi bekleniyor. Özellikle Ocak ve Şubat aylarında aşırı yağışlı hava koşullarının yaşanma olasılığı en yüksek seviyeye ulaşabilir.
Kaliforniya’da rekor düzeyde yağışlı bir kışın ne anlama gelebileceğini hatırlamakta yarar var. “Altın Eyalet” olarak bilinen Kaliforniya, geçmişte gerçekten korkunç sellere sahne oldu. Öyle ki 1862’de yaşanan büyük sel felaketinde eyalet nüfusunun yüzde biri hayatını kaybetti. Umalım ki bu kez erken uyarı sistemleri ve daha gelişmiş altyapı sayesinde felaketin etkileri hafifletilebilsin.
+ Genevieve Gunther, Current Affairs dergisinde yayımlanan çarpıcı bir makalesinde, seçkinler arasında mevcut düzene bağlı çıkarları olanların sayısı çok fazla olduğu için iklim kriziyle gerçek anlamda mücadele edemediğimizi savunuyor.
Kömüre, petrole ve doğalgaza ihtiyaç duymadan refah içinde, modern bir yaşam sürdürebilmemiz için gereken teknolojik çözümlere ve yaşam biçimimizi değiştirmemizi sağlayacak yöntemlere zaten sahibiz. Asıl sorun, fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesinin toplumun en zengin kesimleri için ciddi bir mali sarsıntıya ve yaşam tarzlarında köklü değişikliklere yol açacak olması. Oysa bunun karşılığında insanların reel gelirleri de artacak ve toplumun büyük çoğunluğu ekonomik açıdan daha iyi duruma gelecektir. Karbondan arındırılmış, elektrik enerjisine dayalı ve net sıfır emisyona ulaşmış bir ekonomide, daha şiddetli sıcak hava dalgalarının, kuraklıkların, sellerin, fırtınaların, hastalıkların ve benzeri felaketlerin önlenmesiyle sağlanacak tasarrufları bir yana bıraksak bile, bugün hane halklarının aylık giderlerinde büyük yer tutan elektrik, ısınma ve ulaşım için çok daha az para ödeyeceğiz. Hava kirliliğinin azaltılmasının halk sağlığına sağlayacağı yararlar sayesinde sağlık harcamaları da düşecek. (Yüksek sağlık sigortası primlerini de fosil yakıtlara verilen bir tür dolaylı sübvansiyon olarak düşünmeliyiz.) Üstelik evet, fosil yakıtlardan vazgeçilmesi küresel gelir eşitsizliğinin azaltılmasına da yardımcı olacak (her şeyden önce, artık özel jetler ve lüks yatlar olmayacak).
+ Karşı çıktığım yeni izin süreçleri reformu yasa tasarısı, şimdilik kabul edilmesi için gereken oy desteğine sahip gibi görünse de ihtiyatlı olunması gerektiğini gösteren yeni gerekçeler ortaya çıkmaya devam ediyor. Western Environmental Law Center’ın (Batı Çevre Hukuku Merkezi) İcra Direktörü Erik Schlenker-Goodrich’in değerlendirmesi şöyle:
İklim politikalarının hangi yönde şekilleneceğine ilişkin temel bir soru var: Kontrolü sermayeye ve piyasalara mı bırakacağız, yoksa sermayeyi ve piyasaları güçlü, çağın gereklerine uyarlanmış bir federal yönetim çerçevesine mi tabi kılacağız?
Lee, Capito, Heinrich ve Whitehouse tarafından hazırlanan, sanayi projelerine yönelik izin süreçlerini hızlandırmayı amaçlayan BAAJA anlaşması, açıkça piyasa hâkimiyetinden yana. Yasa tasarısı, her türden proje geliştiricisine, yeni hukuki dava açma imkânları da dahil olmak üzere çok geniş kapsamlı ayrıcalıklar tanırken, kamu yararını savunan kuruluşların ve genel olarak halkın etkisini kırmayı, ayrıca ABD’nin bir sonraki başkanının hareket alanını kısıtlamayı amaçlıyor.
Yasa tasarısının 1402. maddesinin tam olarak amacı da bu, fosil yakıtların ağırlıkta olduğu, “her türlü enerji kaynağını kapsayan” bir enerji bileşimini kalıcı hale getirmek. Bu düzenleme, Trump’ın yenilenebilir enerjiye karşı yürüttüğü mücadeleyi engellemenin bir yolu olarak sunuluyor. Başkanlığının geri kalan döneminde sınırlı da olsa bazı yararlar sağlayabilir. Ancak fosil yakıt sektörünün bu düzenlemeyi bir sonraki başkana karşı silaha dönüştüreceğini ve Trump’ın atadığı yargıçların görev yaptığı federal mahkemelerde davalar açacağını garanti edebilirim. Yeni bir başkanın “Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçeceğiz” dediğini ve ardından bu hedefi başkanlık kararnameleri, düzenleyici işlemler ve benzeri adımlarla hayata geçirdiğini düşünün. Bana kalırsa fosil yakıt şirketleri ya da diğer çıkar grupları, bu adımların “farklı muamele” teşkil ettiğini ileri sürerek dava açacak ve yasa tasarısında yer alan ifadeyle, bunları “Federal Hükümetin böyle bir uygulama örüntüsü oluşturmak amacıyla bilinçli olarak izlediği bir hareket tarzının” ilk bakışta yeterli kanıtı olarak gösterecekler.
Bu arada Chris Nelder, petrol şirketleriyle nasıl mücadele edilmesi gerektiğini son derece başarılı bir şekilde anlatıyor. Yazısında Rhode Island Senatörü Sheldon Whitehouse’un etkili ve sert ifadelerine de yer veriyor:
Kasım ayı gerçekten çok büyük bir fark yaratabilir. Şu anda karşımızda, esasen fosil yakıt sektörünün en kötü unsurlarının elinde bir araca dönüşmüş ve bundan zerre kadar pişmanlık duymayan bir başkan var. Bir de onun partisi tarafından kontrol edilen, başkana karşı en ufak bir direnç göstermeye bile cesareti olmayan bir kongre. Daha da kötüsü, kongre üyelerinin en büyük bağışçılarından biri fosil yakıt sektörü. Zaten on yıldır, hatta daha uzun süredir bu sektörün çıkarlarına hizmet ediyorlar.
Dolayısıyla, fosil yakıt sektörünün hükümet ve devlet kurumları üzerindeki hâkimiyetine neredeyse hiçbir direnç gösterilmediği, son derece vahim bir durumla karşı karşıyayız. Ancak Washington’daki güç dengesi değişir, Temsilciler Meclisi ve/veya Senato Demokratların kontrolüne geçerse bu durum çok hızlı bir şekilde değişebilir. Böyle bir ortamda ele alınması ve üzerinde baskı kurulması gereken pek çok mesele var. Bunlardan biri de iklim krizinin yol açtığı ve giderek derinleşen sigorta krizi. Bir arkadaşımın deyimiyle, “büyük iklim sigortası çöküşü”.
+ Bölgemde hizmet veren doğal gaz şirketi Vermont Gas, ilk kez jeotermal enerjiye yatırım yapıyor. Catherine Boudreau’ya göre bu gelişme, doğalgazdan jeotermal enerjiye geçiş yönünde giderek güçlenen eğilimi gözler önüne seriyor:
Eyaletin kuzeybatısında yaklaşık 56 bin müşteriye hizmet veren şirket, uygun fiyatlı konutlardan oluşan yeni bir projeye ısıtma ve soğutma sağlayacak altyapının ilk yatırım maliyetini üstleniyor. Sistemin tasarımı ve sondaj çalışmaları ise Dandelion Energy tarafından yürütülüyor.
Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Neale Lunderville, Latitude Media’ya yaptığı açıklamada, jeotermal enerji ağlarının Vermont Gas için ticari açıdan avantajlı olduğunu, çünkü eyalet fosil yakıtlardan uzaklaşırken bile şirketin müşteri tabanını genişletmeye devam etmesine olanak tanıdığını söyledi. Vermont’ta elektrik şebekesinin büyük bölümü, Kanada’dan ithal edilen hidroelektrik enerji gibi yenilenebilir kaynaklarla beslenmesine rağmen, evlerin çoğu ısınmak için hâlâ kalorifer yakıtına ve propana bağımlı. Eyalet, 2020 yılında sera gazı emisyonlarını 2050’ye kadar 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 80 azaltmayı öngören, yasal olarak bağlayıcı bir hedef kabul etti.
Lunderville, “Bu, gelir kaynaklarımızı çeşitlendirmeye ve müşterilerimize sunduğumuz hizmeti uygun fiyatlı tutmaya yönelik uzun vadeli stratejimizin önemli bir parçası,” dedi.
+ Kimliğini gizli tutan bir sigorta sektörü yöneticisinin, çarpıcı bir manifesto ve The Guardian için buna eşlik eden bir makale kaleme alarak sektörün iç yüzünü ifşa etmesi son derece dikkat çekici bir gelişme.
İklim kaynaklı riskler giderek daha aşırı ve öngörülemez hale gelirken, sigortayı daha uygun fiyatlı göstermek ve çalıştığım şirketin daha fazla iş almasını sağlamak amacıyla, felaketlerin yol açacağı kayıplara ilişkin tahminlerimi düşürmem için baskı görüyorum. Bazı durumlarda kullandığımız rakamların ve modellerin sorgulanması haklı gerekçelere dayanıyor. Ancak çoğu zaman amaç daha doğru modeller geliştirmek değil, fiyatları yapay biçimde düşürmek. Rakiplerinin fiyatlarıyla rekabet etmekte zorlanan benim şirketimde bunlar yaşanıyorsa, başka şirketlerde de yaşanıyor demektir.
En basit ifadeyle, sektör olarak hep birlikte rakamlarla oynuyor, beklenen zararların gerektirdiğinden daha düşük fiyatlarla, üstlenmemiz gerekenden çok daha büyük riskler alıyoruz. Bazen öngördüğüm kayıplar, normal koşullarda sigortalanamayacak kadar yüksek riskli kabul edilecek düzeyde oluyor. Buna rağmen yine de sigorta poliçeleri düzenliyoruz. Sonunda bu durum, riskleri olduğundan düşük gösteren, “rekabetçi fiyatlarla” sunulan sözleşmeler üzerine kurulu bir sigorta sektörüne yol açacak ve sigortanın sağlaması gereken güvence ağında büyük boşluklar bırakacak.
Örneğin, kuraklığın daha da ağırlaştırdığı zemin çökmesi yaşadığınız bölgedeki bazı evlere zarar verirse, sigorta şirketleri bu riski poliçenizin kapsamı dışında bırakabilir. Böylece aynı sorun sizin evinizde de ortaya çıktığında, uğradığınız zarar sigorta tarafından karşılanmaz.
Bu durum bir toplumun tamamını etkilediğinde, işletmeler bölgeden ayrılır, yatırımlar durma noktasına gelir ve yerel ekonomi çöker. Şimdi bunun ülkenin dört bir yanındaki pek çok kentte aynı anda yaşandığını düşünün. Üstelik zemin çökmesi, orman yangınları, kıyı erozyonu, şiddetli rüzgârlar ve sellerin yanı sıra karşı karşıya olduğumuz risklerden yalnızca biri. Ve bütün bunlar sadece Birleşik Krallık’ta yaşanabilecekler.
+ Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) en büyük zaafı her zaman hükümetlerin müdahaleleri oldu. Şimdiyse bazı aktörlerin bilimsel çalışmaların temel bütçesini ve misyonunu bile engellemeye başladığına dair işaretler var. Earth Negotiations Bulletin ekibinin aktardığına göre:
Bir hafta boyunca süren çekişmeli müzakerelerin ve zaman zaman tansiyonun yükseldiği tartışmaların ardından Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), ne Yedinci Değerlendirme Döngüsünün geri kalanına ilişkin bir takvim ne de gelecek yılın bütçesi üzerinde anlaşmaya varabildi ve 65. oturumunu askıya aldı.
Pek çok üyenin çeşitli konularda uzlaşma sağlamanın yollarını bulmak için yoğun çaba göstermesine rağmen, değerlendirme döngüsünün başlangıcından bu yana Panel’in çalışmalarını sekteye uğratan zorlu koşullar bu oturumda da devam etti.
+ Washington eyaletinin eski valisi ve temiz enerjinin en güçlü savunucularından biri olan Jay Inslee, geçen hafta Substack’teki başarılı yayınında neredeyse yüz yıllık evini tamamen elektrikli sistemlere nasıl dönüştürdüğünü anlattı:
Trudi ile benim elektrik faturamız çoğu ay 20 doların altında geliyor. Oysa bugün ABD’de ortalama bir ailenin aylık elektrik faturası 158 dolar. Evimizi ısıtıp soğutuyor, bütün yemeklerimizi pişiriyor, suyumuzu ısıtıyor ve arabamızı şarj ediyoruz. Üstelik bütün bunların neredeyse tamamını temiz enerjiyle yapıyoruz.
2000 yılı civarında bu evi satın aldığımızda durum hiç de böyle değildi. Rüzgârlı bir günde evin içinde mum yakıp alevini söndürmeden tutmak bile neredeyse imkânsızdı. Ev, fuel-oil ile çalışan bir kalorifer kazanıyla ısıtılıyordu, neredeyse hiç ısı yalıtımı yoktu ve tek camlı pencereler adeta ardına kadar açıkmış gibi içeriye soğuk geçiriyordu.
Evimizi o zamanki halinden bugünkü durumuna getirmek için mucize yaratmamız gerekmedi. Yaklaşık 20 yıl boyunca, maddi imkânlarımız elverdikçe projeleri tek tek hayata geçirdik. Ve inanıyorum ki Amerika’daki her aile, bunun için neredeyse yirmi yıl beklemek zorunda kalmadan aynı dönüşümü gerçekleştirebilmeli.
+ Petrol şirketlerinin neden Boulder v. Suncor davasını Yüksek Mahkeme’de kazanmak ve iklim üzerindeki etkileri nedeniyle kendilerine karşı dava açılmasını engellemek için böylesine büyük çaba gösterdiğini merak ediyorsanız, Massachusetts’te görülen bir davada ortaya çıkarılan son belgelere bakın. Nicholas Kusnetz’in aktardığına göre, bu belgeler, söz konusu şirketlerin iklim değişikliğini daha o yıllarda bütün boyutlarıyla bildiklerini, ancak bu gerçeği örtbas ederek insanlığın türümüzün şimdiye kadar karşı karşıya kaldığı en önemli mücadelede onlarca yıl kaybetmesine neden olduklarını gösteren sayısız kanıta yenilerini ekliyor. Örneğin:
Birleşmiş Milletler’in [IPCC’yi kurmak üzere yapacağı] oylamadan yalnızca birkaç hafta önce, Exxon’ın kurumsal araştırma departmanından Frank Sprow, şirket içi bir yazışmada meslektaşlarını şu sözlerle uyardı: “Sera gazlarının etkilerini hafifletmek için harekete geçilmesi gerektiği konusunda dünya çapında bir uzlaşma sağlanırsa, bunun Exxon üzerinde ciddi olumsuz etkileri olabilir.”
Ha, bir de Exxon’ın “algler bir gün petrolün yerini alacak” iddiasını öne çıkaran ve çevreci görünerek kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan reklam kampanyasını durmaksızın sürdürdüğü günleri hatırlıyor musunuz? İşte şirketin bilim insanlarından birinin yeminli ifadesinden bir bölüm:
Exxon’ın “2025 yılına kadar alglerden günde 10 bin varil biyoyakıt üretilebileceğini öngördüğünü” belirten 2018 tarihli basın açıklamasının yanıltıcı olup olmadığı sorulduğunda, bilim insanı “evet” yanıtını verdi ve ekledi: “Orada yer alan bütün ifadeler apaçık yalan.”
Bilim insanı, günde 10 bin varillik üretim hedefine ulaşmanın “kesinlikle imkânsız” olduğunu ve basın açıklaması yayımlanmadan önce bunu şirketteki diğer yetkililere de söylediğini ifade etti.
+ İklim krizinin insan beyni üzerindeki etkilerini araştıran 500 bilim insanından oluşan NeuroClimate Çalışma Grubu, yeni bir rapor yayınladı. Raporda ortaya konan bulgular hiç de iç açıcı değil.
Aşırı sıcaklar, mevcut nörolojik hastalıkları (inme, migren, Alzheimer hastalığı, epilepsi ve multipl skleroz) ağırlaştırıyor ve bu hastalıkların her biri nedeniyle hastaneye başvuruların artmasına yol açıyor.⁷ ⁸ Modelleme çalışmaları, küresel ısınma devam ettikçe Alzheimer, diğer demans türleri ve Parkinson hastalığının toplum üzerindeki yükünün giderek artacağını öngörüyor.⁹
Zihinsel sağlığımız da sıcaklıkla birlikte değişiyor. Sıcaklıktaki her 1°C’lik artış, ruh sağlığı sorunlarına bağlı ölüm oranlarında yüzde 2,2’lik bir artışla ilişkilendiriliyor.¹ Duygudurum bozuklukları, kaygı bozuklukları, madde kullanımına bağlı bozukluklar, psikotik bozukluklar ve kendine zarar verme nedeniyle acil servislere yapılan başvurular da artıyor.⁷ ¹⁰ Ayrıca bazı psikiyatrik ilaçlar, vücudun kendi sıcaklığını düzenleme yeteneğini olumsuz etkiliyor.
Uzun süreli sıcaklara maruz kalmak, dikkat ve odaklanma becerisini, planlama ve karar verme gibi üst düzey bilişsel işlevleri ve zihinsel keskinliği zayıflatıyor.¹¹ ¹² Hâkimler daha ağır kararlar veriyor;¹³ iş yerlerinde verimlilik düşüyor;¹⁴ dürtüsel davranışlar, saldırganlık ve suç oranları artıyor.¹⁵ ¹⁶
Nörobilimciler, bu etkilerin sıcaklığın kan ile beyin arasındaki molekül geçişini düzenleyen, birbirine sıkıca bağlı hücrelerden oluşan kan-beyin bariyerini zayıflatmasından kaynaklandığını düşünüyor.¹⁷ Sıcaklık ayrıca nöroenflamasyona (sinir sistemi iltihaplanması), oksidatif strese (hücrelere zarar verebilen kararsız moleküllerin birikmesi) ve mitokondri işlev bozukluklarına yol açıyor. Bu etkilerin her biri, sonuçta nörodejenerasyon olarak bilinen, sinir hücrelerinin giderek kaybedilmesi süreciyle bağlantılı.¹⁸ Beyin görüntüleme çalışmaları, bebeklik döneminde sıcağa maruz kalmanın miyelinleşmenin ve beyaz cevherin olgunlaşmasının yetersiz kalmasıyla¹⁹ ve yetişkin beynindeki işlevsel bağlantıların bozulmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.²⁰
+ Dünyanın geri kalanında temiz enerjiye yönelik finansman giderek artıyor ve yeni fosil yakıt projelerine ayrılan kaynakları geride bırakıyor. Ancak ABD’de durum pek de öyle değil. Oil Change International ve Friends of the Earth tarafından hazırlanan yeni bir raporun ortaya koyduğu üzere:
ABD, fosil yakıtlara sağlanan kamu finansmanını sona erdirme ve daha temiz, daha ekonomik bir enerji sistemine öncelik verme konusunda diğer G20 ülkelerinin oldukça gerisinde kalıyor. G20 ülkeleri ve çok taraflı kalkınma bankaları (MDB) genelinde, 2023-2025 yılları arasında uluslararası temiz enerji finansmanı tarihte ilk kez fosil yakıtlara sağlanan finansmanı geride bıraktı. Ancak ABD bu eğilimin tersine hareket ederek fosil yakıtlara yönelik uluslararası finansmanını 2024'teki 1,4 milyar dolardan 2025'te 8 milyar doların üzerine çıkardı ve G20 ülkeleri arasında bu alanda en fazla finansman sağlayan ülke oldu. Buna karşılık ABD'nin 2025 yılında temiz enerjiye ayırdığı finansman yalnızca 671,5 milyon dolarda kaldı.
+ Elise Blanchard'ın, Afganistan'da kuraklığın aileleri henüz çok küçük yaştaki kızlarını evlendirmek üzere başlık parası karşılığında vermeye nasıl zorladığını anlatan, okuması son derece sarsıcı ama mutlaka okunması gereken bir haberi var.
Badghis’de nüfusun yüzde 95’i geçimini yağmur suyuyla yapılan tarımdan ve hayvancılıktan sağlıyor. Ancak iklim krizinin giderek daha sık ve şiddetli hale getirdiği kuraklıklar, insanların geçim kaynaklarını ellerinden aldı.
Bunun sonucunda, borçlarını ödeyebilmek, ailelerini geçindirebilmek ya da tedavi masraflarını karşılayabilmek için küçük yaştaki kız çocuklarını başlık parası karşılığında evlendirmek, ailelerin çaresizlik içinde sıkça başvurduğu bir yol haline geldi.
Kale-i Nev’den arabayla 12 saat uzaklıktaki Tayz Nāwah köyünde yaşayan ve kendi yaşını bile bilmeyen Gul Bobo, iki ve beş yaşlarındaki kızları hakkında, “Bir anne olarak çok ağladım ama kocamın başka çaresi olmadığını biliyordum,” diyor. Her iki kız çocuğu da evlendirilmek üzere nişanlanmış durumda.
Bölgedeki pek çok kişi gibi Gul Bobo’nun kocası da eskiden her yıl tohum satın alır, traktör ya da eşek kiralayarak kendisinden daha varlıklı birine ait tarlayı ekip biçerdi.
“Nişanlanmak için çok küçük olduklarını biliyorum ama başka çaremiz yoktu. Yoksa 18 yaşını doldurmalarını beklerdik,” diyor Gul Bobo.
“Dayak yiyeceklerini biliyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Daha 14 yaşına geldiklerinde de hamile kalacaklar.”
+ Avustralya, Küresel Güneş Enerjisi Konseyi’nin dünya genelinde güneş paneli kurulu çatı sayısını 300 milyona çıkarma hedefini resmen destekleyen ilk ülke oldu.
Bugün dünya genelinde yaklaşık 150 milyon evin çatısında güneş panelleri bulunuyor. Bu girişim, 2030 yılına kadar bu sayıyı iki katına çıkarmayı hedefliyor.
Küresel Güneş Enerjisi Konseyi CEO’su Sonia Dunlop şöyle dedi: “Dünyanın dört bir yanındaki aileler enerji faturalarını düşürmek istiyor. Çatılara kurulan güneş panelleri ve enerji depolama sistemleri de tam olarak bunu sağlıyor. Dünyada güneş enerjisinden yararlanan ilk 150 milyon eve ulaşmak yaklaşık 30 yıl sürdü. Biz önümüzdeki dört yıl içinde bu sayıya 150 milyon ev daha eklemek istiyoruz. Avustralya’nın desteği ve uygulama alanındaki deneyimi, bu hedefi dünyanın her köşesinde gerçeğe dönüştürmek için tam da ihtiyacımız olan şey.”
Avustralya’nın bu girişimi desteklemesi hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü dünyada kişi başına düşen çatı tipi güneş enerjisi sistemi sayısının en yüksek olduğu ülke Avustralya. Graham Readfearn’ün geçen hafta aktardığına göre:
Melbourne’ün 3029 posta kodlu bölgesinin uydu görüntülerini yakınlaştırdığınızda hemen göze çarpan bir şey var: Sayısız evin çatısı güneş panelleriyle kaplı.
Tarneit’te eşi, iki çocuğu ve çatısında 6,6 kWh’lik güneş enerjisi sistemi bulunan evinde yaşayan yazılım mühendisi Saajidh Nizam, “Sokaklarda yürürken çatısında güneş paneli olmayan bir ev görmek gerçekten zor,” diyor.
Son olarak sizi, The Guardian’ın Google Earth görüntülerinden yararlanarak hazırladığı bu mahallenin görüntüsüyle baş başa bırakayım.
- Bill McKibben'ın 'Are the peace movement and the climate movement the same thing?' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
Mütevazı Bir Öneri
Bill McKibben
Küresel Isınmanın Korkutucu Yeni Matematiği: Üç Basit Sayı
Bill McKibben
Bağımlıyız!: Yeryüzündeki Hayatımız Üzerinde Fosil Yakıtların Bir An Olsun Gevşemeyen Pençesi
Michael T. Klare
30 yılın ardından: Büzüşen bir gezegende yaşam
Bill McKibben