Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Mayalar ve iklim değişimi üzerinden Antroposen’in eşik mantığını ele alıyor; Mayaların iklim değişimiyle imtihanını ve günümüzde Antroposen kavramını altın kurbağa örneği üzerinden tartışıyor.
Bugün size bir çöküş hikâyesi anlatmak istemiyorum; daha çok, yavaş yavaş biriken ve sonunda aşılmış olan eşiklerin hikâyesini anlatmak istiyorum. Çünkü hem geçmişte, hem de bugün yaşadığımız şey, çoğu zaman ani felaketler değil; uzun süre fark edilmeyen kırılganlıkların bir noktada taşınamaması.
Bu hikâyenin ilk durağı Orta Amerika. Yaklaşık dört bin yıl öncesine gidiyoruz.

Maya uygarlığı, MÖ 2000’lerden MS 1500’lere kadar Orta Amerika’da varlığını sürdürmüş uzun soluklu bir toplumsal deneydi. Mayalar, bu süre boyunca farklı iklim koşulları altında yaşadılar; tarım yaptılar, yerleşik hayata geçtiler, kentler kurdular, büyüdüler ve zaman zaman daraldılar yani çevreyle kurdukları ilişki sabit değildi; zaman içinde değişti.
Özellikle MS 250 - 900 yılları arasındaki Klasik Dönem, Maya toplumunun nüfus, kentleşme ve siyasal karmaşıklık açısından en yoğun olduğu dönemdi. Büyük kentler kuruldu, anıtsal yapılar inşa edildi. Ancak bu yoğunluk, beraberinde bir hassasiyet de getirdi çünkü Maya tarımı büyük ölçüde yağışa bağlıydı. Su yönetimi gelişmişti ama kırılgandı. Nüfus artışı, doğrudan iklim koşullarına bağımlıydı.

MS 750 ile 900 yılları arasında, özellikle güney Maya bölgelerinde, tekrarlayan ve çok yıllı kuraklıkların yaşandığını biliyoruz. Bugün bunu göl çökellerinden, mağara kayıtlarından anlıyoruz. Ancak bu kuraklıklar tek başına her şeyi yıkmadı. Zaten sistemin içinde biriken başka gerilimler vardı: artan nüfus, siyasal rekabet, savaşlar ve zorlanan kaynaklar.
İklim bu yapının üzerine bindi ve sistem, taşıyabileceği eşiklerden birini aştı. Birçok büyük kent merkezi terk edildi ama Maya toplumu yok olmadı. Postklasik dönemde yani MS 900 sonrasında, başka bölgelerde, daha esnek örgütlenmelerle yaşam devam etti. Kırsal alanlar önem kazandı. Siyasal merkezler değişti.
Bu yüzden Maya deneyimini bir çöküş olarak değil, bir yeniden düzenlenme süreci olarak okumak gerekir. Buradan çıkarılacak temel ders şudur: İklim değişimi tek başına çökertmez. Onu çökertici yapan, toplumun kendi yarattığı kırılganlıklardır.
Şimdi ikinci hikâyeye geçelim.

Panama’da, El Valle de Antón adlı küçük bir kasaba var. Çok değil, 20–30 yıl öncesine kadar bu kasabanın çevresindeki ormanlar altın sarısı kurbağalarla doluydu. Panama altın kurbağası, parlak rengiyle dikkat çeken, zehirli bir türdü. Yerel kültürde şans sembolüydü; pazarlarda figürleri satılırdı.
Sonra bir şey oldu. Kurbağalar kaybolmaya başladı - önce birkaç yerde, sonra her yerde... Başta bunun geçici bir durum olduğu düşünüldü. Ta ki, amfibileri öldüren kitrid mantarı ortaya çıkana kadar. Bu mantar yeni değildi. Ancak insan eliyle, küresel taşımacılık ve ticaret yoluyla dünyanın dört bir yanına taşındı.
Ve burada Antroposen dediğimiz çağa geliyoruz.

Antroposen’i yalnızca “insanın doğaya zarar verdiği çağ” olarak tanımlamak yetersiz. Antroposen, insanın iklimi, canlıların dolaşımını, hastalıkların yayılımını ve yaşam koşullarını aynı anda değiştirdiği bir eşikler çağıdır. Altın kurbağa, milyonlarca yıllık evrimsel geçmişine rağmen, bu yeni koşullara dayanamadı çünkü karşısındaki tehdit tek bir şey değildi; patojen vardı, iklim vardı, habitat kaybı vardı - hepsi aynı anda vardı.
Antroposen’i önceki dönemlerden ayıran da tam olarak budur. Çevresel baskılar artık tekil ve yerel değil. Birbirine bağlı, hızlanmış ve çoğu zaman geri dönüşsüz.
Şimdi tekrar Mayalara dönebiliriz çünkü asıl karşılaştırma burada anlam kazanıyor.

Mayalar iklim dalgalanmalarıyla karşılaştılar; biz ise iklimi bizzat üretiyoruz. Mayalarda kırılganlık, aşırı merkezîleşme ve suya bağımlı tarım sistemleriydi; bugün ise kırılganlık fosil yakıt bağımlılığı, küresel tedarik zincirleri ve hızla eriyen biyolojik çeşitlilik üzerinden kuruluyor.
Maya dünyasında eşikler yüzyıllara yayılıyordu; bugün ise eşikler hızlanmış durumda. Ve belki de en önemli fark şu: Mayalar eşiklere bilmeden yaklaştılar; biz ise onları bilerek inşa ediyoruz.
Bu yüzden Maya örneğini bir ibretlik çöküş olarak değil, bir uyarı rejimi olarak okumak gerekir. Altın kurbağanın hikâyesi de bu uyarının biyolojik düzeydeki karşılığıdır. Antroposen’i anlamak, yalnızca iklim grafiklerine bakmakla mümkün değil. Antroposen, insanın kendi kırılganlıklarını gezegen ölçeğine taşıdığı bir çağdır.
Ve belki de artık asıl soru şudur: Eşikleri aşmadan önce durmayı öğrenebilecek miyiz?


