Açık Dergi: Portreler'de bu hafta küratör Deniz Pehlivaner'le sanat tarihimizin en sıra dışı, yenilikçi ve çok yönlü isimlerinden Semiha Berksoy'un "Tüm Renklerin Aryası" retrospektifini inceliyoruz.
İ. M: Hepinize hoş geldiniz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalındayız. Bugün İstanbul Modern'deyiz. Semiha Berksoy sergisinin misafiri olduk diyelim. Deniz Hanım'ın misafiri olduk. Deniz Pehlivaner. Hoş geldiniz.
D. P: Teşekkür ederim. Esas siz hoş geldiniz.
İ. M: Ne mutlu, ne heyecanlı burada olmak.
D. P: Biz de çok mutluyuz.
İ. M: Evet. Yani heyecanın bir parçası o arkamıza aldığımız büyük sima Semiha Hanım. Tüm Renklerin Aryası sergisinin kırmızı odasındayız şu anda. İzleyiciyi girdiği anda karşılayan bir fotoğrafın önünde sergi üzerine konuşacağız. Merak edenler vardır, çok çarpıcı çünkü gördüğümüz. Buradan başlayalım konuşmaya.
D. P: Tabii, serginin kalbindeyiz biz şu an, ortasındayız. Bir sergi salonunun içinde de bir odak noktası oluşturmak istedik. Ve bu odayı da Semiha Berksoy'un en sevdiği alana, en sevdiği mekana adamak istedik. Ona bu bir çeşit armağan gibi düşünüyoruz aslında. Üstünde olmayı çok sevdiği, kendini orada inşa ettiği bir yer sahne çünkü. O sahneyi tekrar küçük de olsa burada böyle yaşatabilmek istedik açıkçası ve o yüzden de serginin ortasındaki bu kırmızı odada opera temalı resimlerini bir araya getirdik ve tabii perdenin hemen karşısında, yani ziyaretçilerin ilk girdiği anda gördüğü şey bir fotoğraf. Bu bir resim değil. 1936'da Berlin'e okumaya gidiyor. İlk önce müzik, sonra opera bölümüne geçiyor. Üç sene boyunca orada ve birincilikle mezun oluyor. Bu arkamızda gördüğümüz fotoğraf ise 1939'dan; onun mezuniyet temsilinden ve Ariadne rolünde, Ariadne auf Naxos adlı operanın başrolünde.
İ. M: Ve 26 yaşında değil mi burada? Böldüm sizi.
D. P: 29 yaşında.
İ. M: Ama müthiş bir özgüven görüyorum burada.
D. P: Bir kere zaten, yani bir divana uzanarak şarkı söyleyebilen bir kişinin eminim çok ciddi iddialı bir sesi ve kendine güveni vardır. Zor bir pozisyonda zor bir iş yapıyor gerçekten.
İ. M: Kesinlikle. Ve yani işte sahneyle haşır neşir olması üzerinden bir 10 yıl falan geçmiş burada değil mi?
D. P: Evet, evet.
İ. M: 10 yıllık bir tecrübesi var yani.
D. P: Evet, evet.
İ. M: Ve zor bir 10 yıl diyebiliriz.
D. P: Çok. Çok büyük işlere gerçekten giriyor. Bir yandan da hem Türkiye'de hem de bu vesileyle uluslararası anlamda birçok ilki gerçekleştiriyor. Sıfırdan yüze yükselişini izlediğimiz bir on yıl gerçekten. Otuzlar, onun için en önemli belki de dönem diyebiliriz. Kabaca biraz isterseniz o süreçten bahsedeyim.
İ. M: Çok seviniriz. Lütfen.
D. P: Yani 1928 yılı itibariyle böyle liseden mezun olduktan sonra, hatta lisesi de Şehzadebaşı'nda. O civarlarda Belediye Konservatuvarı varmış. Onu görüp biliyor bir kere. Orayı bir gözüne kestirmiş anlaşılan. Uğramış oraya. Çünkü konservatuvarda... Şimdi şöyle, bu arada kendini çok bilen bir sanatçı, sesinin farkında, resim yapıyor bir yandan evde kendi kendine ama bunların ne kadar iyi olduğunu da birilerine göstermek ve onlardan da bir yorum duyma ihtiyacı içerisinde. O kadar iyi yaptığını düşünüyor belli ki bir yandan da. Sesini Belediye Konservatuvarı'nda o dönem şan hocası olarak çalışan Nimet Vahit Hanım'a -bu arada çok ünlü de bir karakterdir aslında, Osman Hamdi Bey'in yeğeni, şahane bir insan- dinletiyor. Beğeniyorlar ve burslu olarak Belediye Konservatuvarı'na girebiliyor böylelikle. Yine aynı dönemlerde aslında, bunlar böyle 18-19-20 yaşlarında neredeyse arka arkaya olan başarılar. Evet, girişimler belki de ilk başta diyebilirim. Şöyle, Akademi'de, yani Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'nde -tabii o zaman adı bu şekilde değil ama- Namık İsmail'e gidiyor. Oranın müdürü çünkü o dönemde. Gösteriyor, "Ben böyle desenler yapıyorum" diye. "O zaman seni akşam atölyelerine alalım" diyorlar ve orada aslında bir seneden fazla kalıyor. Her akşam çizim derslerine gidiyor.
İ. M: Akşamları.
D. P: Evet. Akşam olduğunu biliyoruz. Akşamüstü gibi saatlerde, notlarından anlıyoruz. Bir yandan konservatuvarda tabii kim var? Muhsin Ertuğrul var.
İ. M: Evet.
D. P: Onunla tanışıyor bu vesileyle. Sonra bir diğer önemli insanla tanışıyor, Nâzım Hikmet'le. Yani bunlar 18 yaşında bir kadının Nâzım Hikmet'le tanışması sonrasında olabilecek olan çok sıra dışı olaylar bir yandan. Çünkü hemen akabinde yani sadece tiyatroya değil, bir yandan da işte onların da bestelediği veya senaryosunu yazdığı filmlerde ve operetlerde oynamaya başlıyor. Sahneye hemen çıkıyor dolayısıyla.
İ. M: İnanılmaz.
D. P: Sesi çünkü çok herkesin zaten dikkatini çekiyor.
İ. M: İlk sesli filmde de o var değil mi?
D. P: Evet. Türkiye'nin ilk sesli filmi İstanbul Sokaklarında.
İ. M: İnanılmaz değil mi?
D. P: Muhsin Ertuğrul çekim için bütün ekibi Paris'e götürüyor. Çünkü bir yandan teknoloji orada, bu sesli çekimi yapabilmeleri için. Orada çekiliyor. Hatta Mısır ve Amsterdam ayağı da var. Semiha hayatında ilk defa operayı Paris'te izliyor. Ve çok etkileniyor. Aslında kendi bazı notlarında şey diyor, "Yani ben oraya bir yandan da opera görmeye gitmek istiyorum" diyor. Yani bu bilinçle de bakıyor bir yandan. İçinde bulunduğu sinema filmi çekilecek ama kendi başka bir amacı daha var içeride. Bunlar zaten Semiha Berksoy'un karakterinin ne kadar net, kendini bilen, çok erken yaşta aslında ne istediğini bilen bir insan olduğunu gösteriyor. Ve bu doğrultuda hep doğru yerlere başvuruyor. Doğru insanlara bir şekilde denk geliyor. Ve oralardan küçük kapılar açılıyor. Semiha Berksoy için küçük bir kapı yeterli.
İ. M: Değil mi?
D. P: O tutku, o içinde yanan ateş, o kapıyı tamamıyla arkasına kadar açmasına vesile oluyor.
İ. M: Evet. Bu çok önemli. Yani ne istediğini biliyor gibi geliyor bana ilk andan itibaren. Daha sonrası tabii ki tarihin bize anlatacağı pek çok detay. Neyin mümkün olup neyin mümkün olamadığını tarihe bakıp da görebiliriz ama o ateş gibi bir şey.
D. P: Gerçekten öyle.
İ. M: Dikmen Hanım anka kuşu demiş. Hep o da gözümün önüne geliyor gerçekten o enerji.
D. P: Kendisini özdeşleştiriyor anka kuşuyla. Çünkü hikayesi tam olarak aslında Semiha Berksoy'un kendi hayatıyla, başına gelenlerle çok doğrudan ilintili. Bir misyon için yaşayan ve kendini onun uğruna feda eden bir kuş sonuçta anka kuşu.
İ. M: Evet, aynen öyle.
D. P: Ve uğruna feda edip oradan tekrar var olan bir kuş. Tam olarak Semiha Berksoy böyle bir insan. Şunu belirtmeyi ihmal etmek istemem. Şimdi 1910 doğumlu. Bu ne demek? Birinci Dünya Savaşı'nı az çok doğrudan ya da dolaylı olarak görüyor ya da maruz kalıyor. Keza anlatayım, çok önemli bir anekdot, hayatında çok büyük bir etki yaratıyor. Babası Birinci Dünya Savaşı'na katılıyor ve oradan İspanyol gribiyle geri dönüyor. Bu çok önemli, ailenin merkezine, ortasına düşen bir ateş aslında. Baba bir noktada iyileşiyor ama esas anneye bulaşıyor virüs ve döndükten 3 hafta sonra anne hayatını kaybediyor. Semiha 8 yaşındayken.
İ. M: Çok çok erken.
D. P: Burada evet, onların aslında hayatının en büyük hikayesi yeniden başlıyor. O zamana kadar yaşadığı bir gerçeklik var çocuk Semiha'nın. Çünkü şunları belirtmemde fayda var, ona belki de sanat tutkusunu, keyfini, sevgisini veren kişi çoğunlukla da anne. Neden? Çünkü evde bir kere dikiş dikiyor, hem de böyle "haute couture" tarzda bir terzi gibi neredeyse. Resimler yapıyor. Ut çalıyor. Şarkı söylüyor. Şimdi eğlenceli bir karakter var karşınızda. Ve çocuğuna da bu zevkleri tattıran. Çengelköy'de oturuyorlar. Oldukça da uzak İstanbul'un o zamanki merkezine diyeyim. Küçük Semiha'yı alıp Çengelköy'den, işte artık o zaman hangi taşıtlara binmesi gerekiyorsa sırayla hepsine binerek Beyoğlu'na getiriyor ve oradaki matinelere götürüyor. Çocuk tamamen eğlence dünyasıyla doğrudan tanışmış oluyor böylelikle. Sahneyi görüyor. Bütün dinamikleri bir yandan da içgüdüsel olarak görmüş oluyor aslında. Doğrudan ne gördüğünü anlamayabilir ama orada başka bir dünyanın olduğunu görüyor. Bu vesileyle daha sonra izlediği kabarelerde, tiyatrolarda belki de tam olarak bu iştahla bakıyor diyebilirim.
Bu ateş, daha sonra onun annenin kaybıyla çok erken tanışması, hayatında o yokluk-varlık ilişkisini çok erken kurmasına vesile oluyor. Bir yandan en büyük ilham kaynağı annesi, en büyük acısı da annesi oluyor. İkisi bir arada o duyguyu çok uzun süre taşıyor ve resimlerinde de sergide her köşede görebiliyoruz.
İ. M: Annesini de çok sık görüyoruz.
D. P: Annesini her yerde görüyoruz.
İ. M: Daha sonra kendi annelikle kurduğu ilişkide de onun aynalamaları ve yansımaları var.
D. P: Kendisi de anne olduktan sonra hatta resimlerinde de bir geçişkenlik başlıyor. Figür geçişkenliği. Bazen anne gibi görünen Semiha olabiliyor. Semiha gibi görünen anne gibi olabiliyor. Zeliha Hanım da büyüdükten ve onun da resimlerini yapmaya başladıktan sonra bu üçlü kadın konusu... Bazen bu figür Zeliha Hanım'a da dönüşüyor. Buralar biraz duygu geçişkenliğine doğrudan işaret ettiği için de çok sembolik.
İ. M: Evet, bu geçişkenlik de önemli Semiha Berksoy'u bence anlatırken. Yani bir sanatçının tabii ki sahip olduğu müthiş empati duygusu. Yani bir Nâzım Hikmet portresi hatırlıyorum mesela. Kendisini Nâzım Hikmet'in figürünün içine yerleştirdiği ve bütün kadınlığıyla orada olduğu filan. Tam işte o anka kuşundaki dönüşme meselesi. Kendini feda etmeye de, yani birinin yerine geçmeye de çok hazır ve bu kapasiteye sahip birisinden mi konuşuyoruz?
D. P: Evet, evet. Yani bir gölge gibi aslında onu taşıyor bir yandan da. Bu bazen olumlu anlamda peydah oluyor. Bazen biraz daha duygusu ağır olabiliyor resimlerde betimlerken. Ama annenin hep aslında ona uzaktan, yani cennetten hep böyle bir yardımı var. Hatta bunu sembolik olarak resimlerinde de uzun kol ile gösteriyor. Yeşil bir arka plan her zaman cennet demek bir yandan da Semiha Berksoy'un resimlerinde. Cennette olan annesinin dünyadaki Semiha'ya verdiği güçten hep aslında dem vuruyor resimlerinde. Benim en sevdiğim Semiha Berksoy yönü bu. O kadar sert görünen bir dış kabuk var ki resimlerde. İlk başta bazen tedirginlik verici seviyede bir imgeyle karşılaşabiliyorsunuz. Ama hepsinin arkasında acayip bir umut var, dirayet var. Var olma aşkı var. Yani her şeye rağmen ayakta durabilme gücü var. Buralar çok ilham verici açıkçası. Bir Cumhuriyet kadını olmasının ötesinde, geçirdiği bütün bu olumsuzluklara rağmen hiçbir zaman tutkusundan vazgeçmeyen, var olmak için elinden geleni yapan ve sonuna kadar bu gücünü sürdüren çok güçlü bir karakterle karşı karşıyayız.
İ. M: Şu çok ilginç bir detay var. İzleyicilerin bir kısmı bilmiyordur diye düşünüyorum. Sergiye gelirlerse bu da dahil pek çok malumata zaten hakim olacaklar ama, bu sergide gördüğümüz resimler, tabii aslında bir son belki 15-20 yıldır göregeldiğim Semiha Berksoy'un eserleri; yani bu plastik eserleri sergilemeye çok geç başlıyor. Ama üretimi o kadar geç değil. Hep eşlik etmiş kendisine. Biraz bunu konuşalım bence. Ne noktada göstermeye başladı? İşte tam da dediğiniz, belki o yaratmaya dair bir yol daha buluşu, göstermek arzusu. Nasıl yorumluyorsunuz?
D. P: Şöyle anlatmaya çalışayım. Şimdi, birinci tutkusu opera. Hiçbir şey onun önüne geçemez. Opera için o kadar çok şey feda edip yapıyor ki, çok zorluklar aşıyor ki, asla onun önüne hiçbir şeyin geçmesini istemiyor. 40'lı yıllarda Ankara'ya taşındıktan sonra... Evet, bu arada hayatının hiçbir döneminde resim yapmayı bırakmıyor. Ama bunu kimseye söylemiyor. İşin ilginç tarafı bu. Çünkü operanın önüne aslında resminin geçmesini istemiyor.
İ. M: Sahne daha önemli onun için.
D. P: Sahne onun mabedi. Biz şu an o mabedin içindeyiz bir yerde. Bu kutsallığı bozmak istemiyor aslına bakarsanız. Ve o yüzden evde kendi kendine resim yapıyor. Ailesi ve etrafındaki üç beş kişi dışında çok da bilen yok resim yaptığını. Buradan şunu da ifade edeyim; biz neden kronolojik bir sergi yapmadık?
İ. M: Evet, bu kronolojik bir sergi de değil.
D. P: Tam olarak bu yüzden. Çünkü Semiha Hanım'ın resimlerinin kronolojisinden ziyade konularının ortak faydaları belki de daha ön plana çıkıyor. Kolay bir hayatı olmadı.
İ. M: Evet.
D. P: Çok büyük zorluklarla da mücadele etti. Bu zorluklarla mücadele etme yöntemi resim yapmak biraz da.
İ. M: Değil mi?
D. P: O mutluluğu, o coşkuyu, o tutkuyu akıtmak için belki de bir metot olarak buldu.
İ. M: Evet.
D. P: Bunu bir ihtiyaç olarak yapmaya başlıyor aslında. Duygusunu geçirebilmek için. Bir diğer taraftan da yaptığı şey şu resimleriyle: Kişisel tarihini bir yere koyalım, Türkiye kültür tarihi için çok önemli bir noktada kendisi. Ve bu anlamda gerçekleştirdiği ilklerin hepsinin resmini yapıyor. Bu ne demek? Aslında çok önemli bir arşiv tutuyor demek.
İ. M: Kesinlikle, kayıt tutuyor.
D. P: Kayıt tutuyor, bunu belgeliyor. Çünkü fotoğraf yok, video yok o dönemden. Birtakım kayıtlar var ama "İstanbul Sokaklarında" adlı film bile kalmamış bugüne kadar. 1931'den, 1933'ten ulaşabilen kayıt sayısı çok az. O açıdan bu resimleri çok değerli. Aslında kültürel bir bellek oluşturuyor. Ve bunu tam olarak bu amaçla yapmıyor. Kendi ihtiyacını karşılamak için yapıyor. Kendisi için önemli olan konuların, olayların, insanların bir repertuvarını oluşturuyor aslında. Bunları hatta yanlarına tarih, saat ve günlerini yazarak yapıyor. Bir çeşit günlük tutuyor. Yani görsel bir günlük tutuyor. Bu açıdan çok değerli. Sadece kendi kişisel tarihini biz konuşmuyoruz. Burada Türkiye'nin kültürel tarihini de konuşuyoruz. Bir kültür politikasının güdüldüğü bir dönemde, Cumhuriyet'in erken döneminde neler olduğuna dair aslında biz bir anlatı izliyoruz. O açıdan bu şekilde biriktirdiği resimlerini açıkçası çok da böyle paylaşmıyor. Sonra neler oluyor? Artık 60'lara geldiğimizde, yani düşünün 50'li yaşlarda artık Semiha Hanım.
İ. M: Evet. 50'ler Ankara'sını yaşamış bir yandan. Müthiş bir kültürel ortam var orada da.
D. P: Orada bu arada acayip şeyler yapıyorlar. Eşiyle birlikte, Ercüment Siyavuşoğlu'yla birlikte Sanat Sevenler Derneği'ni kuruyorlar. Ve bu dernekte sadece opera sahnelenmiyor; şiir dinletileri, edebiyat okumaları, tarih konuşmaları, çok şey yapılıyor. Yani Ankara'nın enteresan bir kültür entelijansiyası oluşuyor ve herkesin neredeyse dahil olduğu bir merkez oluşturuyorlar. Ankara'daki opera, bale ve tiyatronun, ana akım kültür alanının dışında kendilerine alternatif, paralel bir dünya yaratıyorlar bir yandan. Yani günümüzde de görmeyi çok arzu ettiğimiz oluşumlar. Bu vesilelerle resim biraz hep arka planda, ikinci planda, çok ortada değil. 60'larla beraber biraz bu fikir daha yerleşiyor, oturuyor ve bir yandan Almanya'da da kurduğu bağlantılar sayesinde oralardan bir galeriyle mektuplaşıyor. "Tamam biz sergiyi açarız" dedikten sonra, kendi resimlerini yüklenip Sirkeci'den trene binip Berlin'de inip galeride sergisini açıyor. 1969'da. İlk sergisi bir kere zaten uluslararası bir sergi. O açıdan da çok değerli. İkincisi 1972'de Paris'te. Buralarla aslında başlıyor. Biraz daha dışarıdan ilerlemeyi hedeflemiş. Enteresan bir yöntem ama çok önemli bir başlangıç yapıyor diyebiliriz.
İ. M: Semiha Berksoy'a ilişkin çok büyük bir sergi geçen yıl açıldı.
D. P: Evet.
İ. M: Şimdi İstanbul Modern'deki sergi sanki o serginin buraya intikali gibi anlaşıldı ilk başta ama öyle değil.
D. P: Tam olarak değil.
İ. M: Siz de müzenin koleksiyonlarıyla en haşır neşir ismi olarak çok hakimsiniz bu ekstra katmanlara. Ellerinize sağlık. Berlin'de daha gösteri ve sahne odaklı bir kürasyon seçilmişken, kendi memleketinde Semiha Berksoy'un retrospektifini açmak başka müdahaleleri ve katmanları gerektirmişti. Biraz farkları konuşalım mı? Hamburger Bahnhof'tan buraya neler değişti? Hangi koleksiyonlardan faydalanıldı?
D. P: Şöyle söyleyeyim; biz kadın sanatçılara retrospektif sergiler yapmak üzere kendi aramızda zaten Semiha Berksoy'u mutlaka yapmalıyız diye ajandamıza aldığımız ve bunun üzerine düşünmeye başladığımız bir dönemde, tesadüfen şöyle bir şey oldu: Hamburger Bahnhof'un direktörü Sam Bardaouil Türkiye'ye geldi ve bir yandan da onların da böyle bir sergi yapmak istediğini öğrenmiş olduk. Biz dolayısıyla bir iş birliği geliştirdik. Ama herkesin özgür olduğu bir iş birliğiydi. Müthiş.
İ. M: Evet.
D. P: Çünkü bir yandan da... Şimdi şöyle düşünün, Almanya'da neden bir Semiha Berksoy sergisi açılsın değil mi?
İ. M: Evet.
D. P: Tam olarak şöyle bir sebepten; bütün müzik kariyerini üzerine kurduğu, uluslararası eğitim aldığı yer zaten Berlin'deki Yüksek Müzik Okulu. 1936-39, önemli bir üç yıl. Orada bütün vaktini geçiriyor. Müziğin ABC'sini öğrenerek ve ilk temsilini gerçekleştirerek aslında zaten orada büyük bir adım atıyor. Oradaki hayatı dolayısıyla Hamburger Bahnhof için çok daha önemli bir odak noktası oluyor. Savaş öncesi dönemde olduğu için oldukça merak duyulacak bir dönem olduğundan, Hamburger Bahnhof anlatısını onun Almanya ile ilişkisini daha pekiştirecek bir yerden yapıyor.
İ. M: Evet.
D. P: Şimdi mekanlarımızın özellikleri farklı. Sergiler için mekanların büyüklükleri, şekilleri ve özellikleri çok belirleyici olabiliyor. Dolayısıyla içeriği de değiştirmemize sebep oluyor. Hamburger Bahnhof'un direktörü Sam'in uzmanlık alanı da zaten sahne sanatları üzerine. O açıdan tam da onun konusuydu açıkçası. Gerçek bir sahne kurgusu üzerine, sahne önü ve sahne arkası anlatımını gösterecek şekilde bir sergi senografisiyle bir anlatı yapıldı orada. Seksen yapıtlık bir seçki vardı. Çeşitli arşiv malzemeleriyle, onun özellikle o Almanya'daki dönemini daha iyi anlatacak seviyedeydi.
İ. M: Tabii.
D. P: Ama nispeten daha kompakt bir sergiydi. Biz ise bir retrospektif yaptık. Kıyaslamak gerekirse; Semiha Hanım'ın en son 2010'da büyük bir sergisi oldu Yapı Kredi'de Türkiye'de.
Biz bu hatırayı tekrar canlandırmak için çok daha büyük bir anlatı sunmak istedik. Bir yandan 94 senelik, müthiş bir hayat var karşımızda, dolu dolu. Ona tam olarak bu hakkı vermek için çok daha etraflıca, bütün süreçlerini izleyiciye anlatımcı bir yerden ifade edebileceğimiz bir kurgu tercih ettik. Şu an 200'ün üzerinde yapıt var sergide ve bunların dışında en az 200-300 adet fotoğraf, belge, broşür ile onun hatıralarını canlandırmaya çalışıyoruz.
İ. M: Evet.
D. P: Bunun yanı sıra hayatındaki sanata dair duyduğu o çeşitliliği de gösterecek filmlerden küçük alıntılar, belgesellerden anlatılar ile zenginleştirmeye çalışıyoruz. Bir yandan 1935'te yazdığı çok önemli bir hikaye var.
İ. M: Hikaye var, evet.
D. P: "Mezardan Gelen Mektup" adlı, Yeni Gün gazetesinde yayınlanan. Bu yönünü de hatırlatmak ve göstermek istedik. Yani biz uzun süredir kapalı kalmış olan bir kutuyu açmak istedik ve bütün o zengin paketiyle sanatçımızı anlatmaya çalıştık.
İ. M: Oldukça zorlu bir iş hakikaten. Henüz üzerinde çalışılmakta olan Semiha Berksoy odasının bile özel bir odası var. Onun da heyecanını yeniden hatırlamış olduk. Mabet demiştiniz ya.
D. P: Evet. Onun kendine yarattığı ayrıca bir mabedi var. Doğru söylüyorsunuz. 90'larda kendi yatak odasını müthiş bir sanat eserine dönüştürüyor aslında. Bugün "yerleştirme" olarak isimlendirdiğimiz bu üslup, onun içgüdüsel olarak kendi kendine küçük küçük eklemelerle zaman içerisinde zenginleştirdiği, hatta odasının duvarlarının görünmeyeceği seviyede bezendiği, tabanının bile çarşaf resimleriyle kaplandığı bir oda. Ve bu bir esere dönüştü; Almanya'da ve Viyana'da sergilendi de. 1999 ve 2000 yıllarında. Ölmeden bir sene önce, 2003'te, Zeliha Hanım ve Semiha Hanım birlikte bu odayı ("Semiha Berksoy Odası" adlı yerleştirmeyi) İstanbul Resim Heykel Müzesi'ne bağışlıyorlar. Kamusal bir alanda uzun süre gösterilebilsin diye. Bir yandan da şunu belirtmemde fayda var, bir Cumhuriyet kadınından bahsediyoruz. Ülkesine hizmet etmek için yanıp tutuşan bir sanatçıdan bahsediyoruz.
İ. M: Evet.
D. P: Ne kadar çok uluslararası teklif almış olabileceğini hayal edersek, burada kalmak istemesinin arkasında büyük bir vizyon ve misyon var aslında. Tam olarak bu niyetlerle devlet müzesi olan Resim Heykel Müzesi'ne bağışlanıyor. Bu arada 2005'te bir sene sürecek şekilde halkla buluşuyor. Sonra tabii ki her sanat eserini yıllarca tutamayacağımız üzere, sergide hepsinin belli bir sergilenme süresi olduğu için kaldırılıyor ve depoda epey bir vakit geçiriyor. Tekrar ve tekrar restorasyona girmesi gereken yüzlerce parçadan bahsediyorum. İçerisinde yemek yediği kap kacaktan tutun, annesinin saç maşasına kadar... Kendi onlarca resmine ve kullandığı günlük eşyaların da bulunduğu bir alan bu.
İ. M: Tabii.
D. P: O açıdan biz bu sergide o işi ağırlamayı çok istedik. Ne yazık ki olamadı. Sadece birkaç yapıt ödünç alabildik Resim Heykel'den. Biz odayı ödünç alamadığımız için şöyle bir alternatif geliştirmek istedik: Geçen sene Bülent Eczacıbaşı Fotoğraf Vakfı kuruldu. Fotoğraf sanatçısı Gülnur Sözmen'in 2000 yılında odanın kendisini çektiği fotoğrafları var o arşivde. Hem Gülnur Hanım'ın bu çok bilinmeyen çekimini izleyiciyle buluşturmak için hem de odayı temsil edebilmek adına bir köşede fotoğraflarla büyük bir alan yaratmaya çalıştık.
İ. M: Evet, aynen öyle. Ellerinize sağlık. Çok katmanlı bir iş. İyi ki çok uzun süre açık kalacak. Önümüzdeki sonbahara kadar. 2026'nın sonbaharına kadar izlenebilecek bir retrospektif.
D. P: Neyse ki.
İ. M: Defalarca gelinmeyi de hak ediyor. Var mı son eklemek istediğiniz?
D. P: Semiha Hanım çok derin bir kuyu. Kazdıkça ilham alasınız geliyor. Bu sergiyi çalışmak o açıdan çok zevkliydi açıkçası. Yaptığı her şeyin zamanının ötesinde olduğunu göstermek isterim. "Do sesi" resmi.
İ. M: Evet.
D. P: Bir resim olarak da çok kuvvetli bir resim. Çünkü bir sesin resmini yapmakla yani çok sinestetik bir yerden baktığını da söylemeden edemeyeceğim. Bu kadar soyut ve matematiksel bir unsurun resmi yapılabilir mi? Evet, Semiha Hanım için tabii ki.
İ. M: Semiha Hanım hep var.
D. P: Ve o Do sesini vermekle ilgili bir endişe yaşadığı bir dönem var. Onun sonucu olarak bu resmi yapıyor ve o başarısının da bir yandan sembolü oluyor bu resim diyebilirim. Sene 1934... Bir yıl geriye dönelim. 1933'te Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. yılı. Atatürk'ün bir yandan müthiş bir vizyonerliğini burada görüyoruz. Kendisi de gençliğinde Sofya'da Tosca izliyor Atatürk. Esas ilhamını oradan alıyor. Operanın bir medeniyet sembolü olmasını aklında bir yere koyuyor. 1934'te İran Şahı Pehlevi ülkemize geliyor. Atatürk aynı zamanda ona bir opera dinletmek istiyor. Ve opera siparişini kendi veriyor. Kime veriyor? Ahmet Adnan Saygun'a. Özsoy operasının konusunu da Atatürk belirliyor. Türkiye-İran arasındaki kültürel ortaklıkları ifade eden bir opera bu.
İ. M: Müthiş. Ahmet Adnan Saygun'un da bir dehası.
D. P: Evet. İstanbul'dan Nimet Vahit Hanım'la Semiha Hanım temsil üzere Ankara'ya gidiyorlar 34'te. 19 Haziran 1934 Salı. Saat 16.30. Atatürk'ün huzuruna çıkıyorlar. Atatürk onlara bir içki ikram etmek istiyor. Hanımefendiler sesleri etkilenebilir diye kabul etmiyorlar. O zaman "Ben size bir şurup ikram edeyim" diyor. Ve tam olarak o anın resmidir, o anın bir belgesidir diyebiliriz bu resim için.
İ. M: Evet aynen, zaten oraya da not etmiş değil mi? "Bana elleriyle şurup verdiğinin resmidir."
D. P: Aynen öyle. Burada Semiha Berksoy'un plastik sanatlarda bir yazıyı görsel bir unsur olarak ele alması... Resimlerinin sadece figüratif resimler olmadığının; bunların birer hatıra, günlük, arşiv belgesi olmasının da yardımcısıdır bu yazılar. Grafitiye bile referans verebileceğimiz bir bakış açısından bahsediyoruz. Resim-Heykel Müzesi'nin koleksiyonunda yer alan büyük ölçekte Özsoy konulu bir resmi de var.
İ. M: Bu gördüğümüz çalışmada Cüneyt Gökçer olduğunu belirtmek lazım.
D. P: Ankara Tiyatrosu'nun köşe taşlarından Oidipus rolünde. Bu arada Semiha Hanım'ın operadan emekli olmasının da yolunu açan kişilerden. Onun için çok önemli bir yeri var. Ve tabii ki resimlerinde hayatına dokunan insanların resmini yaptığı gibi, Cüneyt Bey'in de bundan payını alması düşünülemez.
İ. M: Aynen öyle. Çok keyifli konuşmak ve sonsuz belki de hakikaten yorum alanımız...
D. P: 200 eserimiz var efendim, 200'ün üzerinde. Hepsini tek tek konuşursak YouTube'u kapatabiliriz.
İ. M: YouTube'u kapatabiliriz efendim.
D. P: Belki de zamanında herkes tarafından çok da anlaşılmış olmayabilir. Biz şimdi tekrar o sayfaları açarak, günümüz perspektifinden ona yeniden bakıyoruz. Neler yapmış olduğunu, inanılmaz bir vizyon olduğunu söylemek yanlış olmaz. Onun resim yapma tutkusunun önüne hiçbir şeyin geçemeyeceğini konuşmadık. Neden o çarşaflar kullanılıyor? Neden perdelerin, buzdolabı kapağının üzerine resim yapılıyor? Çünkü Semiha Berksoy'un resim yapma tutkusunun önüne hiçbir şey geçemez. Tam olarak böyle ilham verici bir sanatçının sergisini yapmış olmaktan dolayı hepimiz çok mutluyuz.
İ. M: Biz de minnettarız. Hakikaten bu tutkuyu yakından hissettiğimiz bu alanı yarattığınız için. Semiha Berksoy anısını kuvvetli bir şekilde yansıtan bir iş. Tüm İstanbul Modern ekibine minnetimizi bu şekilde ifade etmiş olmak istiyorum.
D. P: Çok teşekkür ederiz nazik yorumlarınız için.
İ. M: Tüm Renklerin Aryası'nı konuşmuş olduk. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında bizleri izlediğiniz için çok çok teşekkür ediyoruz.

