Cem Yiğit Üzümoğlu Apaçık Radyo'nun Youtube'ta başlayan söyleşi serisinde! Cem Yiğit Üzümoğlu’yla "tiyatronun altın çağı" söyleminin arkasındaki karanlık tabloyu, büyük prodüksiyonların gölgesinde ezilen bağımsız tiyatroların mücadelesini, dizi sektörünün oyuncular üzerindeki "depresif" etkisini konuşuyoruz.
İlksen Mavituna: Hepiniz hoş geldiniz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalındayız. Cem Yiğit Üzümoğlu bugün bizlerle. Hoş geldin Cem.
Cem Yiğit Üzümoğlu: Hoş bulduk.
İ.M: Şöyle bir yerden başlamak istiyorum. En az iki sefer radyo yayınına katılmışsın. Apaçık Radyo değil, Açık Radyo yayınıymış onlar; biz onun devamını yapıyoruz şimdi burada. Biri Kulis Sesleri, diğeri de Sakat Muhabbet. Birinde tiyatro oyunu için Craft ekibiyle gelmişsin, diğeri de Gülcan Keltek'le Yeni Şafak Solarken ardından. Kulis Sesleri'nde 2019 yılında yapılmış bir mülakat var. Orada hayli pesimistsin. Hem sahne hem de izleyiciyle alakalı bir hakikat eksikliği var diyorsun. Sahiciliğin eksikliğinden bahsediyorsun. 2019'dan beri çok şey değişti; pandemi oldu, yeni araçlar gelişti, sen yeni projeler ürettin. 2019'daki kadar bu hakikat meselesinde pesimist misin?
Tiyatronun "Altın Çağı" ve Sermaye
C.Y.Ü: Muhtemelen pesimistimdir. Şu anda o kadar olmasam bile, senin söylediğini düşünüyorum; o güne ve o zaman tiyatroya bakışıma bakıyorum ve neden çok da pesimist olduğumu hatırlıyorum. Çünkü o döneme dair genel bir yanılgı vardı. Gazetelerde, dergilerde niyeyse "Tiyatro altın çağını yaşıyor" gibi saçma bir cümle kuruluyordu. Çünkü yeni yeni tiyatrolar türüyordu. Tabii "türeme" derken, daha çok bir organizma olarak prodüksiyon tiyatrolarını ve holdinglere bağlı olan tiyatroları kastediyorum. O dönem bunların ne tür problemlere yol açabileceğini aşağı yukarı tahmin ettiğim bir dönemdi. Nitekim bunun etkilerini bugün daha net görüyorum.
İ.M: Şimdi bir yandan bağımsız tiyatroların sesi çok çıkıyor, sayıları giderek de artıyor. Demek insanların içinden gelen bir dürtü var. Öte yandan çok büyük yapılara bu insanların ulaşımı neredeyse imkansız; sponsor bağlantıları vesaire olmadan... Prodüksiyon tiyatrosu anlayışının baskın olması, bir kısım insanları da küstürüyor. Ben de benzer bir endişeyi taşımıyor değilim. Bu estetik dominant olabilir, insanların beklentisini bir yere çivileyebilir. Oysa tiyatro sahnesi çok daha fazla çeşitlilik barındırmalı gibi geliyor.
C.Y.Ü: Buradaki temel problemlerden bir tanesi sermayenin nereye, ne kadar yatırıldığı. Bu dominant yapılar sektörü domine ederken, bir yandan bunun altında ezilen ve kapanan tiyatrolar var. Bu bir problem. Sektörü domine etmenin ötesinde, seyircileri bir beklenti içine sokuyorsun. Hayatında tiyatroyla uzaktan yakından ilgisi olmamış insanları tiyatro sahnelerine bu kadar fazla çıkartarak, tiyatroyu bir "ünlüler gösterisine" dönüştürüyorsun.
İ.M: Mesela?
C.Y.Ü: Normalde bu kadar yatırımla, sermayeyle, destekle belki 200 tane iş yapılabilecekken, sen bütün bu parayı tek bir oyuna yatırıyorsun. Bunu yaparken hâlihazırda orada oynanan oyunların önünü kesiyorsun. Ve sonra üçüncü oyundan sonra o oyunu da kaldırıyorsun çünkü başarılı olmuyor. Eğer diğer üretimler tam gaz devam ediyor olsaydı belki bunlar bir sorun olmayabilirdi. Ama ben 30 yaşında 3 tane tiyatroyu kapatmış bir insan olarak konuşabiliyorum. Arkadaşlarımla birlikte kurduğum, onlara yardımcı olduğum tiyatroların kapandığına bizzat şahit oldum. Bunların sorumlusu da aslında sektörü bu anlamda kıskaca alan bazı yerleşkeler diyeyim.
İ.M: Öte yandan alışkanlıklar da var. 2019'daki o süreçte tiyatro salonunda görüntülenmekle yetinen bir izleyici profilinden bahsediyorsun. Oyun bazen üçüncü seferde başarılı olmayabiliyor ama öyle bir hype yaratılıyor ki, tiyatronun pek çok özelliği dışarıda kalıp "gösteri" faktörü iyice ortaya çıkıyor. Böyle olduğunda da tiyatroyu dijital platformlarla mücadele halinde bulan bir disiplin olarak görüyoruz ki bu, olanakları açısından tiyatroya haksızlık.
Polonya ve Türkiye Arasında
İ.M: Ben şunu merak ediyorum; Ankara'dan Polonya'ya gittikten sonra orada edindiğin birikim ne oldu? Nasıl bir kırılma yaşandı? Ben seni en son Dogs oyununda izlerken, senin ve ekibin sahnedeki duruşları, beden kullanımları Türkiye'de çok eksik olan bir mevcudiyetti. Polonya'da aldığın eğitimle neler değişti, bugüne neler taşıyabildin?
C.Y.Ü: Benim Ankara'da gördüğüm eğitim, birazcık daha "konservatif yapı" dediğimiz, 1970'lerin Ankara Devlet Tiyatrosu geleneğini devam ettirmek için verilen bir eğitimdi. Adı üstünde, konservatuvar yapısı. Belli postürler, formlar, duruşlar var. Sesi büyüterek 4000 kişinin en arkasında oturan seyircinin de duyabileceği şekilde, bugünün Türkiye'sinde ve İstanbul'unda asla gerçekliği olmayan bir koşulun imajinasyonu üzerine eğitim alıyorduk. Sanki hepimiz kitonları giymişiz, maskelerimizi takmışız, antik dönemde resitaller veriyoruz...
Ama sonra oradan çıkıp gerçek hayatın içine girdiğinde; yerin üç kat altında, arada bir *** basan, senin temizlediğin, seyircinin bazen 30 kişi geldiği bazen gelmediği, akşamlık 100 lira yevmiye kazandığın bir tiyatro gerçeğinin içinde buluyorsun kendini.
Polonya'daki eğitim ise tiyatro ve sanat üretimi için bir bedenin, bir psikolojinin kendini oraya adaması üzerineydi. Bunu sadece bir üretim ortaya çıkartmak için değil, kendini tanımak için de yapıyordun. Gerçekten fizyolojik olarak bedenimi, imkanlarımı, sesimi anlama ve kolektif bilinçaltından başlayan bütün o süreci ve marazlarımı görme üzerineydi. Tabii ki Türkiye'de bu koşulda bu ne yazık ki çok mümkün değil. Ben bu geleneği devam ettirmeye çalışsam bile, 60 bin lira kira vermem gereken, giderlerin çok yüksek olduğu bir ortamda mümkün değil.
Polonya'daki o rüya, devlet tarafından desteklendiği için gerçekleşebiliyordu. Burada ise insanlar bütün zorluklara rağmen bu işi yapmaya devam edecekler çünkü bunu bir "ihtiyaç" olarak yapıyoruz. Sanatçı olarak hayatta kalabilmek, kendi kafamıza sıkmamak için. Başka bir işin depresyonu içerisinde yok olup gitmemek için.
"16 Saat Çalışılan Dizilerle Kültürel Anganjmanımı Nasıl Genişletebilirim?"
İ.M: Bir yandan tiyatro sahnesinde yaşamın sürüyor, öte yandan ekranlar, platformlar ve sendika çalışmaları var. Bildiğimiz bir model vardır; "diziden para kazanıp sonra kendi istediği işi yapan tiyatrocu." Ama bir de savunuculuk alanına, sahaya atılıp bir şeylerin yürümesi için emek sarf etmek var. Bu manzarayı değiştirmeye dair umudun mu seni kendini parçalamaya itiyor?
C.Y.Ü: Evet, çünkü ben de yapmak istiyorum ama imkan bulamıyorum. Hayatımı sadece televizyon sektörüne vakfedip oradan kazanacağım paralarla tiyatro oyunu yapamam; bu sürdürülebilir değil. Ben tiyatro yapmak için dizi yapamam. Eğer dizi yapıyorsam, artık dizi yapıyorumdur. Ne olursa olsun oyuncunun var olduğu yer, onun kimliğini ve yaşama biçimini dönüştürüyor.
Günde ortalama 16 saat çalışılan ve aslında gayriresmi olan bir yerde ben nasıl kültürel angajmanımı genişletebilirim? Uyumaya vaktim yokken nasıl dinlenip de tiyatro yapacağım? Biliyorum ki ben diziye giriyorsam benim için defter kapanmıştır. Evet, para kazandığım bir evre ama sanatsal üretim olarak benim için bir depresyondur dizi dünyası.
İ.M: Tüketici için gofret paketleyen kişi gibisin orada.
C.Y.Ü: Aslında evet. Ve tabii ki bir umudum var. Üniversitelere gidiyoruz, Türkiye'nin şehirlerini geziyoruz; orada tiyatro yapmak isteyen öğrencileri görüyorum. Onlarda kendimi görüyorum. Benim sendikada olmamın bir gücü varsa, onu doğru kullanmak ve mücadele etmek istiyorum.
Sette "İşçi" Olmak
İ.M: Oyuncular Sendikası'nda Set Birimi Sorumlususun. Bu ne manaya geliyor? Kendini tiyatrocu olarak konumluyorsun ama set birimi sorumlusu olmuşsun. Kaderin bir cilvesi mi?
C.Y.Ü: Her yerde "ben tiyatro yapmak istiyorum" diyorum, sonra kendimi tiyatrocuların arasına atıyorum, diyorlar ki "Hayır, sen setleri kurgulayacaksın".
"Yapmayın etmeyin" dedim ama tecrübem olduğu için sağ olsunlar beni bu şekilde yönlendirdiler. İyi de oldu. Set alanı çok zor. Biliyor musun, Türkiye'de inşaat sektöründen sonra en çok ihracatın yapıldığı ikinci endüstri dizi sektörüdür.
Çok büyük bir piyasa ve pay var. O pay içerisinde hâlâ işçi olarak bile çalışamayan bizlerin önce işçilik haklarımızı alması gerekiyor. Tacizin, şiddetin, mobbingin olmadığı, adil koşullarda çalışabilmek için verdiğimiz bir mücadele bu.
İ.M: Sendikanın varlığı sembolik mi yoksa mesleki faaliyet alanında kazanımlar oluyor mu? Toplumsal cinsiyetle ilgili tartışmalarda Oyuncular Sendikası'nın pozisyonu çok kuvvetliydi ama Türk insanının aklına hemen "Peki ne işe yarıyor?" sorusu gelir.
C.Y.Ü: Haklısın, aslında sembolik bir gücü var ama biz bir fiili sendika gibi çalışıyoruz. Bizler oyuncu olarak, yapımcının emir ve talimatlarına bağlı çalıştığımız için yasal olarak "işçi" statüsündeyiz. İşçilik bir meslek değil, bir statüdür; ya patronsun, ya işçisin ya da devlet memuru. Özellikle bu yıl sendika olarak çok büyük çalışmalara başlıyoruz. Benim birinci yılım hazırlık yılıydı, şimdiki yılım artık "saldırı yılı" diyeyim. Haklarımızı elde etmek için masalara oturacağımız, imzalar atacağımız bir yıl olacak.
İ.M: Bu arada meslek hayatında ilk defa bordrolu bir çalışan oldun, bunu da kutlayalım.
C.Y.Ü: Evet, 31 yaşında ilk defa bir günlüğüne işçi oldum bir sette. Umarım herkes olur. Kanunun bize verdiği şeyi umarım her zaman bu koşullar altında yaşarız.
Havlayan Seyirci ve Toplumsal Katarsis
İ.M: Dogs oyununa gelelim. Ben seni sahneden izledim. Metin ve mesaj çok kuvvetliydi. Fakat salonda alkış sırasında ilginç bir şey oldu; izleyiciler alkışlarla birlikte ulumalar ve havlamalarla karşılık verdi. Yunanistan ekibi bunu bekliyor muydu?
C.Y.Ü: Hayır, beklemiyordu. Dürüst olmak gerekirse ben de beklemiyordum. Yunanistan ekibi mutluluktan havalara uçtu. Çünkü Yunanistan'da da sorunlar var ama Türkiye'deki gibi insanlar bu kadar kapalı, "içten patlamalı bir motor" gibi hissettiği bir durum yaşanmıyor. Bizler burada çok ajite olmuş durumdayız. Politik meseleler, hayvan hakları, adalet... Seyirci her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi. O yüzden uludular ve havladılar.
İ.M: İnsanlara bir ses oldu.
C.Y.Ü: Evet, yalnız hissetmediler. Seyircinin bizim gibi köpek olduğu ve bir köpek gibi o adalet için uluduğu bir anı ben hayatımda tahmin bile edemezdim. Orada bir birleşme yaşandı.
İ.M: Çıkışta insanların yüzünde o memnuniyet hissini gördüm. "İyi ki geldim, iyi ki gördüm" diyorlardı. Üstelik o büyük sponsorların olmadığı bir formülde, senin şortun ve çorabınla, hiçbir prodüksiyon numarası olmadan çok iyi bir şey izlediler.
C.Y.Ü: Türkiye seyircisi bunu, hatta fazlasını hak ediyor. Artık yeter; bu seyirci çok fazla şeyi hak ediyor. Doğru destekler verilirse burada müthiş yaratıcılar, müthiş oyuncular var. Sadece bir fırsat verilirse çok güzel şeyler olur. Ben de buna inandığım için uğraşıyorum.
İ.M: Uğraşmaya devam edeceğiz. Sağol Cem.
C.Y.Ü: Ben teşekkür ederim İlksen.

