Kimdir O Baktığımız?
Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Zeynep Şölen Yıldız ile üç uzun öyküden oluşan "Kimdir O Baktığımız" adlı kitabı üzerinden; radyonun yalnızlık, aidiyet ve insan ilişkilerindeki yerini, dinleyici ile yayıncı arasındaki görünmez bağı ve gündelik hayatın içindeki sesini edebiyat ekseninde konuşuyor.
Ömer Madra: Apaçık Radyo'nun Açık Gazetesi'ndeyiz. Biraz önce de söylemeye çalıştığımız gibi bir konuğumuz var. Daha önce programlarımızdan biri olan Sakat Muhabbet'te, İstanbul'dan Karlsruhe'ye uzanan taşınma öyküsüyle Alper Tolga Akkuş'a konuk olmuştu. Şimdi ise Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü'nde akademik çalışmalarını sürdürüyor kendisi: Zeynep Şölen Yıldız bizimle. Yaklaşık bir ay önce, radyoculuğu da yakından ilgilendiren Kimdir O Baktığımız adlı kitabı Sel Yayıncılık'tan çıktı. Biraz da bu kitabı konuşmak üzere kendisini davet ettik. Merhabalar, hoşgeldin.
Zeynep Şölen Yıldız: Merhaba Ömer Bey, hoşbulduk.
Özdeş Özbay: Hoşgeldiniz.
Z.Ş.Y.: Hoşbulduk Özdeş.

Ö.M.: Evet, şimdi elimizde üç uzun hikâyeden oluşan ilginç bir kitap var; Kimdir O Baktığımız adını taşıyor. Özellikle ikinci hikâyede, radyo içinde radyo hissi veren bir anlatı kuruluyor.
Z.Ş.Y.: Evet.
Ö.M.: Üçüncü hikâyede ise anlatı, neredeyse doğrudan bir radyo programı biçiminde ilerliyor. Yani kitap, üç uzun hikâyeden oluşuyor. Biraz bunları konuşalım istiyoruz. Radyo üzerine bugüne kadar yazılmış kurmaca eser sayısı, bildiğimiz kadarıyla, oldukça az. Bu yönüyle de kitabın önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz. Nasıl ortaya çıktı bu fikir? İstersen biraz bundan bahsederek başlayalım.
Z.Ş.Y.: Tabii ki, olur. Aslında sizin de bahsettiğiniz gibi, kitapta üç uzun öykü var. Birincisi, 'Balık Yağının Hatırlattıkları', ikincisi 'Beni Öldürebilecek Her Şey Gittiğinde', son öykü de kitaba adını veren 'Kimdir O Baktığımız'.
Sizin de söylediğiniz gibi, ikinci ve son öyküde radyo, farklı katmanlarda yer alıyor. İkinci öyküdeki karakter hayatını adeta radyonun ritmine göre yaşayan biri. Kitapta açıkça "Açık Radyo" diye yazmıyor olsam da, radyodan ve Ömer Bey'den söz edildiği için aslında bunun Açık Radyo olduğunu anlıyoruz.
Üçüncü öykü ise ikinci öyküden tamamen bağımsız. Yine bir radyocu karakter var ve öykünün bütün bölümleri bir radyo anonsuyla açılıp yine bir radyo anonsuyla kapanıyor. Bu kez de Gonca Radyo adında bir radyoyu dinliyoruz; o radyocunun dinleyicilere seslenişine tanık oluyoruz.
Aslında ben de bu açıdan hiç bakmamıştım ama sizinle konuşunca şunu fark ettim: Radyonun iki farklı perspektifini de görmüş oluyoruz. İkinci öyküde daha çok dinleyicinin perspektifi, üçüncü öyküde ise radyocunun perspektifi var.
Sanırım bunun nedeni, radyonun benim hayatımda da önemli bir yere sahip olması. Buna nasıl karar verdim, gerçekten hatırlamıyorum. Ama yazarken özellikle ikinci öyküde, oldukça yalnız, çevresinde çok fazla insan olmayan yaşlı bir karakter vardı. Onun hayatının nasıl aktığını, birebir insanlarla temas edemediği zamanlarda kimlerle bağ kurduğunu düşünürken aklıma iki şey geldi: Birincisi penceresinden gördüğü, sokağının karşısındaki vegan kafede çalışanlar ve oraya gelip giden insanlar; ikincisi ise radyo.
Bütün gününün ritmini radyoya göre belirliyor. Ömer Bey'in o anda ne yaptığını düşünerek hareket ediyor. Böylece radyoyu da kişiselleştiriyor aslında. Bu karakterin kimlerle bağ kurduğunu düşünürken, radyodaki insanlarla bağ kurduğunu fark etmem, öykünün ilk çıkış noktası oldu diyebilirim.
Üçüncü öyküde de yine yalnız diyebileceğimiz bir karakter var. Zaten bu üç öykünün ortak temalarından biri de yalnızlık. Ama bu karakter radyocu olduğunda ve dinleyicilerle kurduğu bağ sayesinde, öykünün bir yerinde bunu açıkça söylüyor: "Aslında çok fazla kişiyi görmüyordum ama kendimi hiç yalnız hissetmiyordum."
Bir bakıma tek başınalık ile yalnızlık arasındaki farkı anlatıyor. Bu iki öyküde de temel izleklerden biri bu aslında.
Ö.M.: Evet, birinci öykü, 'Balık Yağının Hatırlattıkları', aslında aile ilişkilerini merkeze alıyor. Televizyonun da işin içine girdiği, kayıp bir baba hikâyesi var. Sakatlığın da dolaylı biçimde dile getirildiği; aile ve komşuluk ilişkilerinin iç içe geçtiği, dramatik, hatta yer yer trajik yönleri olan bir anlatı.
Ama bana kalırsa kitabın üç öyküsünde de, birincide açıkça dile getirilmese bile, radyo ve radyoculuk fikri arka planda hep var. İnsan zaten hayatı boyunca kendi kendisiyle sürekli bir diyalog hâlindedir. Ne yaparsanız yapın, zihninizde kendinizle konuşursunuz; başka türlü yaşamak da mümkün değil aslında. Bu kitapta ise buna bir de radyo ekleniyor. Kendi iç sesimizle kurduğumuz diyaloğa benzer biçimde, radyoyla da sürekli, görünmez bir sohbet hâlinde olduğumuzu hissettiriyor. Bence kitabın en ilginç yanlarından biri de bu.
İkinci öyküde ise bu durum çok daha belirginleşiyor. Veganlık, kendi kendine konuşmalar ve radyoyu dinlerken sürdürülen iç diyaloglar özellikle 42 ve 43. sayfalarda dikkat çekiyor. Ölüm, uyku, reçete, mezarlık ve ölülerle konuşma gibi temalar üzerinden yaşlılığın ne anlama geldiği anlatılıyor. Reçete de adeta geride kalmış hayatın bir metaforu gibi kullanılıyor. Gerçekten çok çarpıcı.

Biraz da özellikle ikinci öyküde bu temaları nasıl kurduğundan bahsedebilir miyiz?
Z.Ş.Y.: Tabii ki. En başta söylediğiniz şey bu arada gerçekten çok ilginç ki benim de özellikle üzerinde çok düşündüğüm bir konu bu. Kendi iç sesimizle dışarıdan duyduğumuz seslerin; örneğin radyo açıkken ya da televizyon açıkken işittiğimiz seslerin birbirine karışması... Bazen hangisinin kendi iç sesimiz, hangisinin dışarıdan gelen ses olduğunu tam olarak ayırt edememek.
Mesela ben sabah hazırlanırken her gün Açık Gazete'yi dinliyorum ve bir yandan da, "Bugün şöyle bir toplantım var, orada ne yapsam?" diye düşünüyorum. O sırada belki sizin sesinizi bir anlığına kaçırıyorum, sonra tekrar duymaya başlıyorum; siz Filistin'le ilgili bir şeyden ya da mevsimlerin değişmesinden söz ediyorsunuz. Bir anda o anlatının içine kapılıyorum. Kendi iç sesimle radyodan gelen sesin birbirine geçmesi, benim bireysel olarak da çok düşündüğüm bir mesele.
O yüzden sanırım bu üç öyküde de, farkında olmadan, bu konu üzerine çalışmışım. Şimdi sizinle konuşurken bunu daha iyi fark ediyorum.
Ö.M.: Yani estağfurullah. Ama gerçekten yaşlılığın ya da sakatlığın beraberinde getirdiği sınırlılıkların zihne yansımaları, insanın kendi kendisiyle konuşması ve bunun dış dünyadaki diyaloglarla iç içe geçmesi kitapta çok temel bir izlek gibi görünüyor.
Şimdi bir yandan da aklıma Açık Bilinç programında Güven Güzeldere'nin bir süredir konuştuğu beyin göçü meselesi geldi. "Hangi koşullarda geri dönerdiniz?" sorusu etrafında yapılan tartışmalar...
Senin de yurt dışında yaşadığını biliyoruz. Daha önce Alper Tolga Akkuş'un hazırladığı Sakat Muhabbet programında, 'İstanbul'dan Karlsruhe'ye Bir Taşınma Öyküsü' başlığıyla deneyimlerini paylaşmıştın. Alper, o programı "Göç etmek; aynı şehir içinde, ülke içinde ya da ülkeler arasında taşınmak son dönemin en önemli gündemlerinden biri. Bu hafta sakatlar nasıl göç ediyor, nasıl taşınıyor, bunları konuşuyoruz," diyerek açıyordu.
Göç, yer değiştirme ve geri dönüş meselesi gerçekten çok önemli. Sen de bu deneyimi bizzat yaşamış biri olarak, istersen biraz kendi hikâyenden söz eder misin? Bir yandan da, uygun gördüğün ölçüde, hastalığının bu süreçte yaşamını ve kararlarını nasıl etkilediğini anlatabilirsin.
Z.Ş.Y.: Tabii ki. Evet, benim fiziksel bir engelim var. Nadir görülen bir kas hastalığı nedeniyle günlük hayattaki hareketlerim doğal olarak etkileniyor.

Alper'le yaptığımız programda da biraz bunu konuşmuştuk. Göç etmek aslında alıştığınız bütün düzeni, bütün pratikleri değiştiriyor. Alıştığınız çevreden uzaklaşmak, ihtiyaç duyduğunuzda destek isteyebileceğiniz insanların artık yanınızda olmaması... Benim için bu, ailemi ve arkadaşlarımı geride bırakmak anlamına geliyordu.
Elbette herkes için zor tarafları var ama farklı bir bedene sahip olduğunuzda önceden düşünmeniz gereken çok daha fazla şey oluyor. Spontanlığa daha az yer kalıyor diyebilirim çünkü gideceğim yerde hayatımı gerçekten çok zorlaştıracak bir durumla karşılaşırsam bununla nasıl baş edeceğimi önceden planlamam gerekiyor.
Benim için de bu açıdan ilginç bir deneyimdi. İstanbul zaten erişilebilirlik açısından çok kolay bir şehir değil. O yüzden "İstanbul'da tek başıma yaşamayı başardıysam Karlsruhe'de, Almanya'da da yaşarım" diye düşünüyordum ve gerçekten de öyle oldu. Çünkü Karlsruhe'nin erişilebilirlik açısından İstanbul'a kıyasla çok daha elverişli bir şehir olduğunu söyleyebilirim.
Bir de bizim "sosyal erişilebilirlik" dediğimiz bir konu var. Fiziksel çevre yeterince erişilebilir olmadığında ya da bazı durumlarda çevremizdeki insanlardan destek istememiz gerekebiliyor. Orada ise en zorlayıcı şey, alıştığım sosyal desteği geride bırakmak oldu. Yeni arkadaşlar edinene ve Almancayı kendimi ifade edebilecek kadar öğrenene kadar bu konuda biraz zorlandım. Ama şimdi iki buçuk yıldır buradayım ve iyi idare ediyorum. Yakında başka bir yere taşınma ihtimalim de var. Bunu yaptıysam, herhalde onu da yaparım diye düşünüyorum.
Ö.M.: Dönüş meselesi ise herhâlde başlı başına ayrı bir konu.
Z.Ş.Y.: Yani dönüş sanırım her zaman aklımda olan bir şey. Bu biraz da akademik kariyerimin nasıl şekilleneceğiyle ilgili. Tabii ki, herkesin konuştuğu gibi, Güven Bey ile yaptığınız programı da dinlemiştim. Türkiye'nin ekonomik ve demokratik koşullarının iyileşmesi benim için de çok önemli. Ama bunun yanında bireysel ve çok daha pratik meseleler de var. Örneğin, benim çalışabileceğim bir üniversitede uygun bir pozisyon açılacak mı, hayatımı orada sürdürebilecek miyim gibi sorular da belirleyici oluyor.
Bütün bunların bir araya gelmesiyle, umuyorum ki çok uzak olmayan bir gelecekte mutlaka geri döneceğim.
Ö.M.: Evet, daha önce Alper'le Sakat Muhabbet programında akademik çalışmalarından da söz etmiştin. Koç Üniversitesi'nde doktoranı tamamladın ve bu, bir tasarım doktorasıydı; farklı engelleri bulunan bireylerin birlikte çalışma, birlikte üretme pratikleri üzerine odaklanıyordu.
Almanya'ya taşındıktan sonra da doktora sonrası araştırmalarını, müze erişilebilirliği üzerine sürdürmeye başladın. Aslında bu da çok ilginç ve pek de üzerinde düşünmeye alışık olmadığımız bir konu. Müzeler ve müzelerde kullandığımız teknolojiler, farklı engelleri bulunan bireyler için nasıl daha erişilebilir hâle getirilebilir? Araştırmalarının temel sorularından biri de bu. Bu da oldukça ilginç değil mi?
Z.Ş.Y.: Evet, aynen. Aslında bu konu benim için de buraya geldikten sonra yeni bir çalışma alanı oldu. Her ne kadar erişilebilirlik üzerine doktoram sırasında da çalışmış olsam da, erişilebilirlik farklı bağlamlarda çok farklı anlamlar kazanabiliyor.
Burada üniversite, yerel müzelerle iş birliği içinde çalışıyor. Biz de müzelerin, tüm engelli bireyler için erişilebilir; rahatlıkla gidilebilen ve ziyaret edilebilen mekânlar hâline gelmesi amacıyla çeşitli araştırmalar yürütüyoruz.

Engelli bireylerle — biz bazen "engellenen bireyler" demeyi de tercih ediyoruz — birebir görüşmeler, odak grup çalışmaları ve anketler yapıyoruz. Bu çalışmalarla, genel olarak erişilebilirliği değil, özellikle müze bağlamında nerelerde zorlandıklarını, hangi deneyimleri yaşadıklarını anlamaya çalışıyoruz. Daha sonra elde ettiğimiz bulguları tasarım önerilerine dönüştürüyoruz. Yani müzeleri erişilebilirlik açısından nasıl dönüştürebileceğimize dair somut tasarım çözümleri geliştiriyoruz.
Şu anda da çalışmalar oldukça iyi gidiyor. Araştırma artık son aşamalarına yaklaştı ve müzelerde erişilebilirlikle ilgili dönüşümler de başladı. O yüzden ben de bu sürecin gidişatından gerçekten çok mutluyum.
Ö.M.: Bir de üçüncü öyküye, kitaba da adını veren 'Kimdir O Baktığımız' öyküsüne gelelim. Hikâye gerçekten çok çarpıcı bir radyo anonsuyla başlıyor:
"Günaydın kıymetli 94.5 Radyo Gonca dinleyicileri. Bugün 8 Aralık Salı, saat 08:00. Ben Genco Günce, mikrofon başındayım ve her zamanki gibi saat 11'e dek buradayız. Güne birbirinden can yakıcı şarkılarla başlamaya hazırsanız, şimdi Hüseyin Altın'dan "Niye Doğdum" adlı parçayı dinleyeceksiniz."
Ardından dinleyicilere doğrudan şu soruyu yöneltiyor:
"Siz de zaman zaman niye doğduğunuzu düşünüyor musunuz?"
Sonra da, sözde bir araştırmadan hareketle insanların varoluş üzerine ne zaman düşündüklerine dair bir çerçeve çiziyor ve dinleyiciyi programa katılmaya davet ediyor:
"Peki siz hangi gruba giriyorsunuz? Bana her zamanki gibi 6547 SMS hattımızdan ulaşın ve cevabınızı iletin. Neden var olduğunuzu düşünüyor musunuz? Cevabınız evetse, niye doğdunuz?"
Bu giriş, daha ilk sayfalardan itibaren okuru hikâyenin içine çekiyor. Bir yandan gerçek bir sabah radyo programı dinliyormuş hissi yaratırken, bir yandan da çok temel varoluşsal soruları gündelik bir radyo akışının parçası hâline getiriyor.
Öykü boyunca da bir bakıma yersiz yurtsuz, aidiyet arayan bir karakterle karşılaşıyoruz. İstersen biraz da bu karakteri nasıl kurduğundan, onun hikâyesinin nasıl şekillendiğinden söz edelim.
Z.Ş.Y.: Evet, tabii ki olur.
Ö.M.: Evi olmayan kişi yani.

Z.Ş.Y.: Evet. Burada evi olmayan Karun adında bir karakterimiz var. Aslında öykü, onun radyocu karakterle kurduğu bağ etrafında şekilleniyor. Daha doğrusu radyo, öyküye girmeden önce ikisinin Ankara'da Kuğulu Park'ta karşılaşmasıyla başlıyor. Karun, Kuğulu Park'ta yaşayan bir evsiz. Radyocu karakterimiz ise bir gün parktan geçerken onu fark ediyor. Karun neredeyse hiç konuşmuyor ama buna rağmen aralarında zamanla sessiz bir dostluk gelişiyor.
Daha sonra bir gün Karun ortadan kayboluyor. Öykü de aslında bu noktadan sonra, radyocu karakterin Karun'u bulabilmek umuduyla bir radyo programı yapmaya başlamasını anlatıyor.
Karun'u öykünün sonuna kadar neredeyse hiç bulamıyor ya da bir bakıma buluyor da diyebiliriz. Ama orayı çok açık etmeyeyim.
Ö.M.: Belirsiz, evet.
Z.Ş.Y.: Evet, aslında biraz belirsiz de kalıyor. Ama öykünün bölümleri boyunca radyocu karakterimizin Karun'u bulma çabasını izliyoruz. Bir yandan da bu süreçte gerçekten bir radyocuya dönüşüyor. Programlarında "Neden doğduk?", "Ayrılık acısını nasıl atlatırız?", "Umutlu olmak ne demektir?" gibi konular üzerine araştırmalar derliyor, bunlardan söz ediyor ve her bölümün başında dinleyicilerine bu soruları yöneltiyor: "Siz umutlu biri misiniz?", "Neden doğduğunuzu düşünüyor musunuz?", "Siz ayrılık acısını nasıl atlatıyorsunuz?"
Burada aslında radyonun ne kadar çift yönlü bir iletişim kurabildiğini göstermeye çalıştım. Bence televizyonun aksine radyoda, özellikle de Açık Radyo'da, bu duygu çok güçlü. Özellikle Radyo Şenliği zamanlarında mesaj gönderebilmemiz, radyonun bir topluluk radyosu olması ve dinleyicilerin onun varlığını aktif biçimde destekleyebilmesi, bir muhatabınızın olduğunu hissettiriyor. Bence radyoyu ilginç kılan şeylerden biri de bu.
İkinci öyküdeki karakterin radyoyla bu kadar senkronize olması, Ömer Bey'i kendi hayatının doğal bir parçası gibi görmesi de biraz bundan kaynaklanıyor. Üçüncü öyküde ise aynı ilişkiyi bu kez radyocunun gözünden görüyoruz. Çünkü bir noktada şöyle diyor: "Bana mesaj gönderen dinleyicilerin hepsi artık arkadaşım gibi geliyor; sanki hepsini tanıyorum."
Her bölümün sonunda da dinleyicilerden gelen mesajları okuyoruz. Böylece, bölümün başında yöneltilen sorulara insanların nasıl cevap verdiklerini de görmüş oluyoruz.
Ö.M.: Evet, sonrasında öykü küçük bir dedektif hikâyesine de dönüşüyor. Kaybolan bir kişinin bulunmasında radyo programlarının ve gündelik yayınların nasıl bir rol oynayabileceği, gerçekten bir katkı sağlayıp sağlayamayacağı da sorgulanıyor. Ama bütün bunların ötesinde, bence kitabın temelinde çok güçlü bir varoluş meselesi var. Anlatı da yer yer "stream of consciousness" tekniğini çağrıştıran bir yapıya sahip.
Z.Ş.Y.: Bilinç akışı.
Ö.M.: Evet. Ona yakın bir teknik, özellikle üçüncü hikayede çok net olarak görülüyor. Ne diyorsun bunlara?
Z.Ş.Y.: Evet, bence de özellikle üçüncü öyküde bu çok daha belirgin çünkü öykü boyunca aslında çok büyük olaylar yaşanmıyor. Daha çok hayatın önemli sorularını düşündüren, karakterin zihninden geçenleri takip ettiğimiz bir anlatı var.
Bence iki ana karakterin birbirleriyle neredeyse hiç konuşmuyor olması da bunu güçlendiriyor. Karun hiç konuşmadığı için iki karakter arasındaki ilişki, daha çok radyocu karakterin Karun hakkında düşündükleri üzerinden ilerliyor. Bu yüzden de öykü boyunca ağırlıklı olarak onun zihninde neler olup bittiğini görüyoruz.
Ö.M.: Evet, bilinç akışının gerçekten çok belirgin özelliklerini taşıdığını söyleyebiliriz. İzninle küçük bir alıntı da yapmak istiyorum.
"Sabah ilk iş radyoya gider, yayını yaparız. Gelince, bundan sonra ne zaman istersen dönersin Ankara'ya. Burada birkaç gün kalmanda hiç sorun yok. Baksana, Zeynep dünya tatlısıdır. Sahi, sen Ankara'da nerede yaşıyorsun? Doğru düzgün hiçbir şey sormadım sana."
Ardından anlatıcı şöyle devam ediyor:
"Ona dönecek bir yerim olmadığını hiçbir zaman söylemedim. O dar, sakin ve yıllar boyu yürüyüp duracağım sokağa ilk girdiğimizde Gonca Hanım yanımdaydı. Bitkin Nursude Apartmanı'nın giriş kapısına vardığımızda kapı kilitli, radyo kapalıydı."
Ve sonra da şu diyalog geliyor:
"Amcam öldüğünden beri bizim vakıftan birileri ilgileniyor radyoyla ama öyle program falan yaptıkları yok. Amcamın kayıtlarından çalıyorlar. Kim dinliyor onu da anlamıyorum zaten. Hâlâ radyo dinleyen tiplerin Instagram'ı, TikTok'u falan yok mu ki? Radyodan ona buna selam gönderiyorlar. Neyse, sen ne demek istiyorsan gir stüdyoya, kaydedelim. Sonra ben yayını alırım, olur mu? Radyoya bir haber gelirse de seni ararım hemen."
Burada da gerçekten çok ilginç bir anlatım ve diyalog var.
Z.Ş.Y.: Evet, aynen. Sanırım bu da bir noktada benim aklımdan geçen bir düşünceden çıktı. İnsanların radyodan birbirlerine selam göndermesi... Çünkü bu hâlâ radyolarda var ve bana çok ilginç geliyor.
Mesela radyoda bir anda hiç beklemediğimiz bir şarkıya denk gelmek... Açık Radyo'da çalan şarkıları düşünürsek, çok sevdiğimiz bir parçaya rastlamanın, onu kendimizin açıp dinlemesiyle aynı şey olmadığını hissediyorum. Aynı şekilde, birine doğrudan mesaj atmakla ona radyodan selam göndermek de bence aynı deneyim değil.
O yüzden bu diyaloğun üzerine, radyocu ana karakter öykünün ilerleyen bölümlerinde aslında buna bir cevap da veriyor. "Hiç de öyle değil," diyor. "Gayet de hayattan haberi olan, neler olup bittiğini bilen, sosyal medyayı da kullanan insanlar bunlar. Ama yine de radyo dinlemeyi seviyorlar; yine de radyodan birbirlerine selam göndermeyi seviyorlar." Aslında o diyalogdaki düşüncenin cevabını da böyle vermiş oluyor.
Ö.M.: Evet, üzerinde epey konuşabiliriz. Sonunu da açık etmek gibi olmasın ama öykü şu sözlerle bitiyor:
"Karun bana benziyordu ya da benim olmadığım her şeye. Karun belki de sizden birine benziyordu. Belki de önünden geçip gittiğimiz insanlar, olamadığımız kişilerdir. Peki bizi aniden durduran nedir? Dönüp birine baktıran kimdir o baktığımız?"
Ve ardından şöyle diyor:
"Karun'u görürseniz lütfen yanından geçip gitmeyin. Onu gördüğünüzde anlayacaksınız, biliyorum. Çünkü ben anladım."
Zeynep, süremizin de sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz.
Z.Ş.Y.: Ben teşekkür ederim, davet ettiğiniz için.
Ö.Ö.: Ben de henüz kitabı okuma fırsatı bulamadığım için bugün biraz daha dinleyici konumunda kaldım ama ilk fırsatta okuyacağım.
Ö.M.: Evet, böylece bugünkü yayını da noktalıyoruz. Birazdan Açık Bilinç başlayacak. Orada da beyin göçü ve "Hangi koşullarda dönerdiniz?" sorusu etrafındaki tartışma devam edecek.
Bugün konuğumuz Zeynep Şölen Yıldız idi. Çok teşekkürler, görüşmek üzere.
Z.Ş.Y.: Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
İstanbul’dan Karlsruhe’ye bir taşınma öyküsü
Zeynep Şölen Yıldız
Flört Uygulamaları (Dating App) ve Sakatlar
Alper Tolga Akkuş
23 Nisan Sakat Çocuklara da Kutlu Olsun!
Alper Tolga Akkuş
2024 Gostilleri
Murat Kefeli