Barış Bildirisi’nin 10. Yılında Hukuk, İfade Özgürlüğü ve Akademinin Sessizliği

-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Anayasa hukukçusu Murat Sevinç ile Barış Bildirisi'nin 10. yılında barış talebiyle imza atan akademisyenlerin maruz kaldığı hak ihlallerini, OHAL sürecinde yaşanan ihraçları ve bitmeyen yargı süreçlerini ifade özgürlüğü, hukuk güvenliği ve akademinin suskunluğu bağlamında ele alıyorlar.

""
Açık Gazete: Barış Bildirisi’nin 10. Yılında Hukuk, İfade Özgürlüğü ve Akademinin Sessizliği
 

Açık Gazete: Barış Bildirisi’nin 10. Yılında Hukuk, İfade Özgürlüğü ve Akademinin Sessizliği

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo burası ve Açık Gazete devam ediyor. Biraz önce de duyurduğumuz gibi bir konuğumuz var. Dinleyicilerimizin yakından tanıdığı; özellikle anayasa ihlalleri konusunda sık sık görüşlerine başvurduğumuz anayasa hukukçusu, yazar ve gazeteci Murat Sevinç bizlerle. Hoşgeldin Murat, merhabalar.

Özdeş Özbay: Merhaba, hoşgeldiniz.

Murat Sevinç: Hoşbulduk, merhabalar, günaydın.

Ö.M.: Cumaları, özellikle 09:30-10:00 arasındaki zamanı, artık yeni bir geleneğe dönüşen bir biçimde doldurmaya çalışıyoruz. Özellikle önemli toplumsal olayların yıl dönümlerinde, bu olayların üzerinde duruyoruz.

Şimdi de senin Diken’de yayımlanan ve 'Barış Bildirisi’nin 10. yılında hâl-i pür melalimiz' başlığını taşıyan son yazın bize esin kaynağı oldu çünkü gerçekten 10 yıl geçti; çoğumuza inanılmaz geliyor. 11 Ocak 2016’da, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi yayımlayan bir grup akademisyenden söz ediyoruz. Ardından da malum, kıyamet koptu. Senin de yazında işaret ettiğin gibi, biraz bunu konuşalım istiyoruz.

M.S.: Tabii. Vallahi 10 yıl oldu. Hani “çeken bilir” derler ya; içinde olmama rağmen, bu kadar zaman geçmiş olması ve hâlâ — en azından bizim açımızdan — güncelliğini koruyor olması gerçekten inanılır gibi değil. Evet, 10 yıl oldu.

O gün, 1128 imzalı bir metin yayımlandı: Bu suça ortak olmayacağız. Koşulları, herhalde şu anda bu programı dinleyenlerin büyük bir kısmı zaten biliyordur, hatırlıyordur. Özellikle 2015 Haziran’ından sonra yaşananlar hepimizin belleğinde hâlâ çok canlı.

Kasım seçimlerinden sonra kurulan yeni ittifakla birlikte barış süreci fiilen sona ermişti; yeni bir dönem başladı. Ardından Güneydoğu’da işler iyice karıştı. Hendekler, müdahaleler, sokağa çıkma yasakları derken, medyada çok sert ve insanın canını yakan görüntülerin paylaşıldığı günler yaşandı.

İşte bunun üzerine, Barış İçin Akademisyenler bir metin hazırladı. 1128 kişi bu metni imzaladı ve ilk açıklama 10 yıl önce yapıldı. Tabii yazıda da söyledim, siz de biraz önce ifade ettiniz Ömer Bey, kıyamet koptu.

Şunu da söyleyeyim: Benim metinden önceden haberim yoktu yani kıyamet kopunca ve arkadaşlarımın da imzacı olduğunu anlayınca öğrendim durumu. Sonra metni okudum. Sert bir eleştiri metniydi ama bugüne kadar yayımlanmış en sert metin de değildi.

Metnin bir özü vardı ve o öz çok netti: Barış talep ediyordu, görüşme talep ediyordu.

Ö.M.: Sivil ölümlere dikkat çekiyordu.

M.S.: Evet, sivil ölümlere ve insan hakları ihlallerine dikkat çekiyordu metin. Fakat tabii çok büyük bir tepkiyle karşılaştı. Yönetenler, hemen her düzeyde, son derece sert tepkiler gösterdi. Akademisyenlere neredeyse herkes ağzına geleni söylemeye başladı.

Bu durum büyük bir endişe yarattı. O dönemde pek çok meslektaşımız gözaltına alındı; çeşitli üniversitelerden akademisyenler söz konusu oldu. Bu gözaltı dalgası bir süre sonra durdu ama ardından tutuklananlar ve bir süre cezaevinde kalanlar da oldu. Yani süreç oldukça parçalı, dalgalar hâlinde ilerledi.

Sonrasında da, biliyorsunuz, kamuoyunda tuhaf bir biçimde sempati toplamayı başaran, yeraltı dünyasından bir figür ortaya çıktı ve akademisyenlere yönelik son derece ağır sözler sarf etti.

Ö.Ö.: Akan kanlarında duş alacağız.

M.S.: Kendi lisanınca, hayli fantastik sayılabilecek şeyler söyledi. Yani birtakım koşullardan söz etti. Oysa üniversiteler açısından şöyle bir durum vardı: Daha önce Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bir düzenleme nedeniyle, akademisyenler hakkında bu konuda aslında soruşturma da açılamıyordu; ortada bir hukuki boşluk vardı. O ayrıntılara çok girmeyelim; üniversiteler ne yapacaklarını bilemedi. Bazı üniversitelerde idari soruşturmalar açıldı, bazılarında açılmadı çünkü o büyük baskı ortamında, o “kıyamet” manzarası içinde, kimi üniversite yönetimleri de bir şey yapma ihtiyacı hissetti. Bir kısmı bunu fırsata çevirdi, çevirmek istedi.

Ben ikinci imzacılardanım; onu da söyleyeyim. İlk 1128 kişiye ek olarak, yaklaşık bin civarında — benim de içinde olduğum — meslektaşın destek amacıyla imza verdiği ikinci bir liste oluştu. Böylece imzacıların sayısı 2000’in üzerine çıktı.

Ne oldu? İdari soruşturmalar derken — biraz atlayarak anlatıyorum — bir süre sonra ceza davaları açılmaya başlandı ama bu aşamada henüz ortada bir olağanüstü hâl yoktu; olağanüstü hâl hukuku da yoktu.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ülke genelinde iki yıl sürecek olağanüstü hâl ilan edilince ve iktidar, tırnak içinde söylüyorum, olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerini “icat edince” işler tamamen değişti. Olağanüstü hâl KHK’leriyle ne yapılabileceği aslında bellidir: Süresi vardır, içeriği bellidir, konusu bellidir.

Ben bunları daha önce Açık Radyo’da, radyonun “nöbetçi anayasacısı” olarak da konuşmuştum; OHAL KHK’lerini karşılıklı tartışmıştık. Ancak Anayasa Mahkemesi, kendisine götürülen ilk olağanüstü hâl KHK’lerini bir içtihat değişikliğiyle incelemeyi reddedince, bunun yolu tamamen açıldı ve OHAL KHK’leriyle normalde yapılamayacak pek çok şey yapılır hâle geldi. Bunlardan biri de on binlerce insanın listelere yazılarak işten atılmasıydı. 15 Temmuz sonrasında yaşananlardan biri budur.

Elbette, yazıda da belirttiğim gibi, bizim konumuz Barış İçin Akademisyenler. Yoksa diğer KHK’lerle mağdur edilen çok geniş bir kesimin yaşadıklarını hepimiz biliyoruz; ortada bir hukuka aykırılık varsa, bu herkes için geçerlidir. Ama burada özel olarak Barış Akademisyenleri’nden söz ediyoruz.

Ö.M.: Evet, 10. yıl dönümü dolayısıyla.

Ö.Ö.: Bu arada, sözünü ettiğiniz diğer kararnamelerle de — FETÖ adı altında — öğretmenler başta olmak üzere on binlerce kişi işlerinden çıkarıldı. Üstelik darbe girişimine fiilen katılanlardan çok daha fazla sayıda insan söz konusuydu.

M.S.: Evet, evet. Dediğim gibi, OHAL kanun hükmünde kararnamelerinin kapsamı, süresi ve konusu bellidir. Gerekçe de bellidir: Darbe girişimi. Bunun dışında bu kararnameleri kullanamazsınız. Ama Anayasa Mahkemesi incelemeyi reddedince, bunlar kullanıldı ve çok sayıda insan bu kararnamelere yazıldı; yani işinden edildi, kamu görevinden ihraç edildi. Bu işin bir boyutu.

Barış İçin Akademisyenler açısından bakarsak, Eylül 2016’dan itibaren önce bir “deneme” yapıldı. Yanlış hatırlamıyorsam 6–7 arkadaşımızdı; rakamları tam hatırlamıyor olabilirim, o yüzden genellikle yuvarlıyorum. Önce onlar ihraç edildi. Hepsi de tanıdığımız, Ankara Üniversitesi’nden arkadaşlarımızdı. Galiba biraz şuna baktılar: Ne kadar tepki geliyor, kim ne kadar sahip çıkıyor? Barış Akademisyenleri meselesinde bir yoklama yapıldı.

Ardından birkaç imzacı daha ihraç edildi derken, Ankara Üniversitesi Ocak ayında — bizim atıldığımız kararnameden yaklaşık bir ay önce — biraz daha kalabalık bir grubu ihraç etti. Bence yine duruma bakıldı. Bakıldı ki ne üniversite içinde, ne de ülkede çok güçlü bir tepki geliyor. Zaten OHAL koşullarında herkesin sindirildiği bir dönemdi. Üniversite de zaten pek konuşan, pek tepki gösteren bir kurum değildir; iyice tepkisizleşmişti.

Bunun üzerine 300’ün üzerinde meslektaşımız ihraç edildi. Önemli bir kısmı o kararnameyle oldu; herhalde 70 civarı Ankara Üniversitesi’ndendi. Ankara Üniversitesi’nde toplamda sayı 100’ü geçti. Ama Ege’den, Eskişehir’den, Yalova’dan çok sayıda imzacı arkadaşımız vardı. Bir üniversitede iki kişi, bir başkasında yüz kişi; birinde yetmiş, birinde on kişi… Vakıf üniversiteleri de buna dahildi, sadece devlet üniversiteleri değil.

Her üniversite o baskı döneminde kendince bir yol seçmeye çalıştı. Doğrusu, itibarına düşkün olan bazı üniversiteler bu işe hiç girmedi; “soruşturma açtık, açıyoruz, bakıyoruz” diyerek işi zamana bıraktılar. Zaten bir süre sonra o furya geçti ve pek çok meslektaşımız ihraç edilmekten kurtuldu. Ama bazı üniversiteler emekliliğe zorladı, emekliye sevk etti. Bazı vakıf üniversiteleri ise sözleşmeleri yenilemedi, ilişik kesti. Hatta Kıbrıs’taki üniversitelere bile bir talimat gitti. Onlar da ilk günden itibaren Barış Akademisyeni yani imzacı akademisyen istihdam etmedi.

Ö.M.: Pardon sözünü kesiyorum ama uluslararası bir boyutu da olduğu söylenebilir.

M.S.: Bir kişiden özellikle söz etmek ve onu bir kez daha rahmetle, sevgiyle anmak isterim. Ne yazık ki arkadaşımız Mehmet Fatih Tıraş, bu süreçte yaşamına son verdi. Yani bu süreç öyle herkesin benim kadar şanslı olup atlatabildiği bir süreç olmadı. Çok daha büyük sıkıntılar yaşayanlar, canı yananlar oldu.

Ö.M.: Tabii hep şu karşılaştırma da yapılıyordu; büyük şehirlerdeki üniversitelerde görev yapan imzacılarla, daha küçük şehirlerde ya da kırsalda diyebileceğimiz, “taşra üniversiteleri”nde çalışanlar arasında ciddi farklar vardı. Onlar için hayat çok daha zor oldu.

Ö.Ö.: Tabii kapılarına çarpı atıldı, ölümle tehdit edilenler oldu.

Ö.M.: Ölümle tehdit edildiler. Şehri terk etmek zorunda kaldılar; akademisyenlerden söz ediyoruz. Üniversitelerinden ayrılmak zorunda kaldılar. Hakikaten akıl almaz, akıl fikirle açıklanamayacak şeyler yaşandı.

M.S.: Eninde sonunda, barış talebi içeren bir metne imza attıkları ve zor bir dönemde ellerini taşın altına koydukları için insanların başına bunlar geldi.

Şimdi şöyle bir mekanizma işletildi: OHAL kanun hükmünde kararnameleriyle herkesi tek tek tespit etmek mümkün olmadığı için idarelere yetki verildi. İdareler listeler hazırladı. Bu ne demek? Örneğin bizim alanımızda, rektörler ve onların çevresindeki kişiler, kimi “çok can sıkıcı” buluyorlarsa, onları bu listelere yazma imkânı elde etti.

Ankara Üniversitesi, Cumhuriyet tarihinin en kalabalık tasfiyesini gerçekleştirdi. Yüzün üzerinde akademisyeni bu listelere yazarak ihraç etti. Ankara Üniversitesi ciddi biçimde yıprandı, büyük bir sarsıntı geçirdi.

Mülkiye, Hukuk Fakültesi, Diş Hekimliği, Tıp, Dil ve Tarih-Coğrafya… Eğitim Bilimleri’nden, İletişim’den çok sayıda insan vardı. Tek tek saymak mümkün değil.

Ama Ankara Üniversitesi’nden ya da diğer üniversitelerden yapılan bu ihraçlara karşı, açık konuşayım, anlamlı bir tepki gelmedi. Meslektaşların ihraç edilmesine karşı ciddi bir itiraz yükselmedi. Bir süre sonra da — yaralanan bazı kurumlar dışında — bu mesele pek çok yerde unutulmaya yüz tuttu. Bu süreç, idareler tarafından bir fırsata çevrildi. Sizin sorularınız varsa onlarla devam edebilirim; yoksa güncel durumu da anlatabilirim.

Ö.M.: Evet, yani bundan söz ederken Murat, tam bir Aziz Nesin hikâyesi ama güldürmeyeninden diyorsun. Hangi acayipliği daha çok vurgulamam gerektiğini bilemediğim için sırayla gitmek en iyisi diye düşünerek, rakamları vererek anlatıyorsun. Gerçekten son derece ilginç, hatta insanın aklını zorlayan şeyler var.

Atılmalarla ilgili olarak da Cem Eroğlu’nun zamanında yaptığı bir saptamaya değiniyorsun: “Birileri atılır, birileri de lacivert takımını giyip görev bekler” diye.

M.S.: Tabii hiç değişmeyen kural.

Ö.M.: Evet, kural değil mi?

M.S.: Evet, insanlar durup dururken işsiz kaldı. Biliyorsunuz, bu işsizliği — yalnızca bizim için değil, bütün KHK’lerle ihraç edilenler için — “sivil ölüm” olarak tanımlayanlar oldu.

Peki ne demek sivil ölüm? Şaka maka, hayatla ve yurttaşlıkla bağımızın kesilmesi demek. Ben bir üniversite çalışanı olarak, meslektaşlarımla birlikte üniversiteden atıldım. Türkiye’deki herhangi bir üniversitede çalışma ihtimalim yok, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de yok.

“Yurt dışına gideyim, orada çalışayım” deseniz, bu da mümkün değildi çünkü iki-üç yıl süren yurt dışı yasakları vardı. Dolayısıyla insanlar ilk yıllarda yurt dışına da çıkamadılar.

Ö.Ö.: Pasaportlarına el kondu tabi.

M.S.: Tabii tabii… Sizin mesleğinizle, işinizle, hayatınızla olan bağınızı tamamen kesiyorlar. Bu herkes için geçerli. Başka bir yerde iş bulmanız da son derece zorlaşıyor.

Barış İçin Akademisyenler, diğer KHK’lerle ihraç edilenlerle karşılaştırıldığında, doğrusu biraz daha şanslıydı. Diğerlerinin üzerindeki damga çok daha ağır, çok daha belirgin ve gerçekten vahimdi. Bizim açımızdan hiç olmazsa neden ihraç edildiğimiz belliydi; bir destek de vardı. Kamuoyunun bir kesiminden, sanatçılardan, yazarlardan belli ölçülerde dayanışma gördük.

“Şans” demek doğru mu bilmiyorum ama atılanlar arasında görece daha iyi durumda olanlardan biriydik. Buna rağmen çalışmanızı engelliyorlar, her şeyi engelliyorlar; işinizi yapmanızı engelliyorlar, yurt dışına çıkmanızı engelliyorlar. Üstelik bunun ne kadar süreceği de belli değil.

Aziz Nesin hikâyesi derken şunu kastediyorum: Önce bir komisyon kuruldu. Tüm kararnamelerin gideceği bir OHAL Komisyonu… Üye sayısı belli, süresi belli. Ama o kadar insanı o süre içinde incelemek mümkün olmadığı için, bu süre sürekli uzatıldı.

Barış Akademisyenleri hakkında karar vermek için komisyon tam beş yıl bekledi. Neden beş yıl bekledi derseniz çünkü beş yıl beklemek istediler. Başka hiçbir makul, mantıklı, anlamlı gerekçesi yok. Beş yıl boyunca idari yargıya gitmemizi engellediler.

Nitekim beş yılın sonunda, komisyonun süresi dolmak üzereyken, hepimizi topluca reddettiler. “Şu kadar kişi iade edildi” gibi bir durum da olmadı. Toplu ret kararı verdiler. Ama beş yıl… Beş yıl çok uzun bir süre.

Yaşını başını almış, bir mesleği olan insanlardan söz ediyoruz. İşsiz, güçsüz bırakılmış insanlar… Şunu bir parantez içinde söyleyeyim: Kararnameyle ihraç edilenlerin ne yaşadığını, yakınları dâhil, hiç kimse tam olarak kavrayamaz.

O kadar vahim, o kadar tuhaf bir konumda kalıyorsunuz ki… Ne deve ne kuş. İnsanlara anlatmak zor, tanımadığınız insanlara durumunuzu anlatmak daha da zor. Ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.

Sonuçta beş yıl beklettiler; lütfettiler ve beş yılın sonunda hepimizi reddettiler.

Ö.M.: Füsun Üstel ve diğerleri davası/kararı değil mi?

M.S.: Bu arada, 2018’de Füsun Üstel Hoca, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ki bu tuhaf kurum kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi ve teklifini reddettiği için cezaevine girmişti. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapıldı.

Füsun Üstel ve diğerleri kararında Anayasa Mahkemesi, verilen cezayı orantısız buldu yani bunun bir ifade özgürlüğü meselesi olduğuna hükmetti. Karar 9’a 8 çıktı; son derece zor alınmış bir karardı. Mahkeme açıkça şunu söyledi: Bu metne imza atmak nedeniyle insanlar cezaevine giremez.

Aslına bakarsanız, Füsun Üstel kararından sonra bu işin bütün imzacı akademisyenler bakımından da bitmesi gerekirdi çünkü Anayasa Mahkemesi bunu ifade özgürlüğü olarak tanımladı ama bitmedi. Bitmedi çünkü bu bir bireysel başvuru kararıydı.

Şöyle bir etkisi oldu: Yargılanan akademisyenlerin neredeyse tamamı bu karardan sonra beraat etti. Hiç olmazsa ceza davaları bakımından bu sonuç alındı ama idari süreç devam etti. OHAL Komisyonu ret kararı verdi. Ardından idari yargıya gidildi. Kendi örneğimi vereyim: Başvurumdan sonra bizim için özel olarak kurulan idari yargı mahkemelerinde iki yıl bekledim.

Neden iki yıl bekledim? Neden bu karar üç ayda verilmedi? Neden başka meslektaşlarımız için de iki, iki buçuk yıl beklendi? Cevabı çok basit: Çünkü beklemek istediler. Hukukla, akılla, mantıkla açıklanabilecek başka hiçbir tarafı yok.

Sonunda karar çıktı. Ben yedi yılın sonunda iade edilmiş oldum ve üniversiteye döndüm ama herkes iade edilmedi. İade edilenler ve reddedilenler oldu. Bu kez bir üst basamağa gidildi: Bölge İdare Mahkemeleri yani istinaf.

Ben iade edildikten sonra bile iki yıl daha Bölge İdare Mahkemesi’nde bekledim ama hiç olmazsa görevdeyken bekledim. İade edilmeyenler ise işsizken beklemeye devam etti. Bu ne demek? Dokuzuncu yıl demek. Dokuzuncu yılda hâlâ yargı süreci devam eden insanlar var.

Bölge İdare Mahkemeleri parçalı kararlar verdi. Bazıları “bu ifade özgürlüğüdür” dedi ve iadeyi onadı ama özellikle Ankara’daki bir Bölge İdare Mahkemesi herkesi reddetti.

Şöyle bir tablo oluştu: İlk derece mahkemesinde iade ediliyorsunuz, göreve başlıyorsunuz, cüz’i de olsa bir tazminat alıyorsunuz. İki ay sonra Bölge İdare Mahkemesi kararı bozuyor, sizi yeniden görevden alıyor ve başa dönüyorsunuz.

Bu mahkeme şunu söyledi: “Füsun Üstel kararı ceza yargılamasından korur, ama idari yargıyı bağlamaz.” Ardından 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 6. Maddesi'ndeki 'sadakat yükümlülüğü'ne atıf yaptı ve dedi ki: “Bu kişiler devlet memuriyetine layık değildir.”

Peki, Bölge İdare Mahkemesi’nde olumlu karar alanlar nereye gidiyor? Danıştay’a. Örneğin benim davam şu anda Danıştay’da. Başka pek çok arkadaşımızın davası da orada. Fakat biraz önce sözünü ettiğim Bölge İdare Mahkemesi, Danıştay’ın “iade edilmeli” diyerek bozduğu bir kararda direnme kararı aldı. Direnme kararı alınınca dosya nereye gider? Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na. Şu anda bir dava orada.

Güncel rakamları vereyim: Şu ana kadar 170 iade, 184 ret kararı var; Bölge İdare Mahkemesi aşamasında 91 iade, 99 ret kararı verildi; 164 dosyada hâlâ karar yok. Danıştay aşamasına baktığımızda: Danıştay şu ana kadar 12 karar verdi ve bunlardan sadece 5’inin iadesi kesinleşti. Yani 400’ün üzerindeki imzacı akademisyenden, dokuzuncu yılın sonunda yalnızca 5 kişi için yargı süreci tamamen bitmiş durumda.

Benim gibi hâlen görevde olup Danıştay süreci devam edenler var. Geri kalan yaklaşık 399 kişi, yargının çeşitli basamaklarında mücadele etmeye devam ediyor.

Şimdi Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun kararını bekliyoruz. Eğer o karar olumsuz çıkarsa, diğer dosyaları da olumsuz etkileyebilir. Son derece parçalı, son derece problemli bir yargılama sürecinden söz ediyoruz.

Peki geriye ne kalıyor? Şu anda Anayasa Mahkemesi’nde dört arkadaşımızın dosyası var. Diyelim ki Anayasa Mahkemesi de olumsuz karar verdi. O zaman geriye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kalıyor. Bu da ne demek? Yıllar… Yıllar… Yıllar…

Parçalı ve ne zaman biteceği belli olmayan bir şeye dönüştürülmüş durumda bu süreç. Bunun yanlışlıkla yapıldığını da hiç düşünmüyorum.

Muhtemelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de şöyle deniyor: “Bakın, herkes reddedilmiyor ki; iade edilenler var, geri dönenler var.” Ama mesele tam da burada başlıyor. Ne yapıyorlar? Hakikaten akıl alır gibi değil. Hem istinaf, hem Danıştay bunu yapabiliyor. Diyorlar ki: “Tamam, istinafta iade edilmiş olabilir” ya da “Evet, bu imzacılık bir ifade özgürlüğü olabilir.” Ama hemen ardından ekliyorlar: “Fakat bakın, on yıl önce şöyle bir tweet atmış.” Ya da atıldıktan üç yıl sonra bir tweet’i retweet etmiş. “Aa, bir bakalım” diyorlar, “o retweet’te hiç olmayacak birtakım fotoğraflar var.” Ve buradan şu sonuca varıyorlar: “Gördünüz mü, bu kişi iltisaklı. İltisaklı biri devlet memuru olamaz.”

Bu, bizim bildiğimiz, anladığımız anlamda bir hukuk diliyle, bir hukuk terminolojisiyle açıklanabilecek bir şey değil. O yüzden dünkü yazının sonunu da böyle bitirdim. Elbette hukuksal ilkeleri hatırlatmaya devam edeceğiz. Bu bizim işimiz, görevimiz. Bunları mutlaka hatırlatmak gerekiyor çünkü devam eden süreçler var ve eninde sonunda bir yere varacaklar.

Ben de sonuçta bir mahkeme kararıyla döndüm ama şunu açıkça söyleyelim: Akademisyenler siyasi kurullarla, siyasi kararlarla atıldılar. Siyasi kararla atıldılarsa, günü geldiğinde siyasi bir kararla da herkes görevine iade edilecektir. Bunun için bir yasa çıkarılması gerekir, bunun için de uygun koşulların oluşması ve bir siyasi karar alınması gerekir. Bunun dışında bugün söylediklerimizin tamamı, tekrar tekrar mahkeme kararlarını ve hukukun genel ilkelerini hatırlatmaktan ibaret.

Ö.M.: Murat, çok teşekkür ederiz. Yazın da gerçekten son derece iyi özetleyen, harika bir değerlendirme yazısıydı. Aziz Nesin göndermesini bir kez daha anmak istedim; özellikle “Yaşar ne yaşar, ne yaşamaz”… Bundan daha uygun bir başlık, daha yerinde bir oyun düşünemiyorum.

Yazını da şu sözlerle bitiriyorsun: “Sonuç olarak akademiden hiçbir umudum yok. Buna mukabil siz muhterem okurumun ve basındaki demokrat arkadaşların desteğine, dayanışmasına ihtiyaç duyulduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.” Biz de elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.

M.S.: Çok teşekkür ederim. Çünkü hakikaten basın — demokrat basın, özgür basın, bağımsız yayıncılar — ve duyarlı okurla dinleyici dışında bu konuyu gündeme getirecek ve gündemde tutacak başka bir kurum yok. Bunu çok üzülerek söylüyorum ama akademi de bunlardan biri. Akademiden hiçbir umudum yok. Akademi hatırladı mı hiç bilmiyorum ama çok unuttu. Hatırladığı bir şey olduysa bile, onu da unuttu. Keşke oradan da bir umudum olsaydı ama ne yazık ki yok. Elbette istisnaları, sevgili arkadaşlarımızı ve dayanışma sergileyenleri ayrı tutuyorum; onların yeri ayrı. Ama kurum olarak bu akademiden bir umudum yok.

İşte toplum, sizler… Ne kadar dile getirirseniz, ne kadar sesinizi duyurursanız, bizim için o kadar iyi. O yüzden ben de teşekkür borçluyum bütün arkadaşlarım adına. Sağolun.

Ö.M.: Çok teşekkürler Murat. Barış Bildirisi’nin 10. yılında hâl-i pür melalimizi Murat Sevinç ile konuştuk. Bizi dinlediğiniz için teşekkür ediyor, programımızı burada bitiriyoruz. Sağolun.

Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz, görüşmek üzere.

M.S.: Ben teşekkür ederim.