Açık Alan'ın bu bölümünde mikrofon Deniz Ertuğ'da! Deniz Ertuğ, Akdeniz yaşam kültürünü sosyal ilişkiler, gündelik ritüeller, anlam duygusu ve iyi oluş hâliyle birlikte ele alırken; modern ve hız odaklı yaşam biçimini Akdenizli kültürde kahvenin yeri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor.
Merhaba. Akdenizli Gibi programına hoş geldiniz. İsmim Deniz Ertuğ. Bana ayrılan bu sürede sizinle Akdeniz yaşam tarzı hakkında konuşacağım. Akdeniz yaşam tarzı diyorum çünkü aslında bu; beslenmeden sosyal ilişkilere, aşktan spor alışkanlıklarına, hobilerden korkulara, bir coğrafyanın hâkim kültürü. Aslında biz Türkiyeliler zaten yüzyıllardır bu şekilde yaşıyorduk. Hâlâ da yaşıyoruz. Bu bizim bir parçamız.
Ancak bildiğiniz gibi başta ABD'de olmak üzere epeydir pek çok Batılı ülkede yaygınlaşan bir başka yaşam şekli daha var ve bu artık hızla bizim tarafımızdan da benimsenmiş durumda. Özünde işlenmiş gıdalar, GDO, aşırı bireyselleşme, uzun ve kesintisiz çalışma saatleri olan hızlı tüketim odaklı bir yaşam biçimi bu. Fakat artık bu yaşam şeklinin sürdürülebilir olmadığını Anglo-Sakson dünya da görmüş durumda; çünkü artık insan sağlığını bireyden topluma baştan aşağı tehdit eder hâle geldi bu.
Hatta durumun vahametini göstermesi açısından bir veri paylaşmak istiyorum sizinle: ABD'nin temel halk sağlığı kurumu olan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri tarafından yayımlanan verilere göre şu an Amerikalı yetişkinlerin %40'ı obez. Ayrıca çocuk ve ergen kalp krizi oranları da son 50 senede %100 artmış durumda. Bunlar gerçekten inanılmaz rakamlar. Bizde durum henüz bu kadar vahim değil ama ne yazık ki biz de hızla bu popüler yaşam şekline uyum sağladığımız için oraya doğru gidiyoruz. Bu yüzden de şimdi yeniden kendi yaşam şeklimizi hatırlama zamanı geldiğini düşünüyorum. Zaten bu programın çıkış noktası da aslında bu hafıza tazeleme isteğiydi.
Şimdi biliyorsunuz Akdeniz yaşam tarzı son dönemde Batı'da çok popüler oldu. Tabii ki bu popülerliğin sebebi tam da bu bahsettiğim sağlık kriziyle alakalı. Akdeniz diyetinin gerçekten insan ömrünü uzattığı ve sağlığa faydalı olduğunu kanıtlayan bilimsel çalışmalar birbiri ardına ortaya çıkmaya başladı. Bu da tabii ki bu merakı artırmış oluyor. Akdeniz mutfağının ilgi çekmesinde bu bilimsel çalışmalardan önce tabii ABD'ye göç etmiş İtalyan ve Yunanların çok büyük katkısı var. Özellikle bu iki grup, orada açtıkları restoranlarda gerçek bir yemek yemenin ne olduğunu öğrettiler aslında Amerikalılara, tabiri caizse. Paketlenmiş gıdalara ve fast food restoranlarına mahkûm olmuş bir toplum için elde açılmış bir makarna; domates, fesleğen ve zeytinyağıyla yapılmış bir sos tabii ki cennetten çıkma gibi. Veya mis gibi sarma, yanında ev yapımı yoğurt...
Yani aslında düşünsenize, biz inanılmaz bir yemek kültürünün sahibiyiz ve hızla tüketim toplumunun alışkanlıklarına uyum sağlamaya çalışıyoruz. Şunu düşünmemiz gerekmiyor mu: Biz neden vazgeçiyoruz? Neyi bırakıyoruz? Bir yandan tamam, Akdeniz diyeti popüler oldu ama bu sağlıklı yaşama konusunun da sadece diyetle olmadığı anlaşıldı. Yapılan araştırmalarda, son dönemde ülkemizde de popüler olan bu "Mavi Bölgeler" konusu incelenmişti. Orada Sardinya özelinde bir örnek model sunulmuştu. Ancak ondan evvel de ABD'de İtalyan göçmen gruplar üzerine bazı bilimsel çalışmalar yapılıyor ve fark ediyorlar ki bu iş sadece zeytinyağı yemekle halledilecek bir şey değil. Daha sağlıklı yaşamın bir de genel hayata yayılan alışkanlıklar bütünüyle alakası var. Tabii bir de buraya gelip gidiyorlar sürekli; İtalya'ya, İspanya'ya, Yunanistan'a... Osmanlı'dan beri sonuçta Anglo-Sakson dünya bu coğrafyayı tanıyor. Fakat burası bir alternatif dünya gibi. İnsanların birbirleriyle anlamlı ilişki kurduğu, yemeğin pek yalnız yenmediği, hayatın kalabalık olduğu bir yer burası. Yavaş akan bir hayat var. Yani sanki bunlar yaşamın sırrını çözmüş, denizin kenarında böyle rahat rahat yaşıyorlar gibi bir izlenim var. Tabii bu ne kadar doğru, orası meçhul. Çünkü maalesef modern hayat her yere sızdığı gibi bize de artık geldi ve önüne çıkan her şeyi de dönüştürüyor. Dolayısıyla Akdeniz yaşam tarzı da tehdit altında. Ama Anglo-Sakson dünya burada bir büyü olduğunu, bazı şeylerin insan sağlığı açısından doğru yapıldığını anladı. Bu da sevindirici çünkü belki insanlık açısından sağlıklı yaşam bağlamında ortak bir reçete oluşturmak mümkün olabilir.
Şimdi süre kısıtlı olduğu için bu programda Akdeniz yaşam tarzını daha fazla detaylandırmayacağım. Daha çok Akdenizliliğin önemli bir unsuru olan kahve hakkında konuşmak istiyorum. Kahveyi özellikle ana tema olarak seçtim çünkü Akdeniz'de kahve sadece kahve demek değil.
Bu biraz bağ kurmakla ilgili, toplumsal temasın bir tezahürü gibi adeta. Bu yüzden kahvenin önemli bir olgu olduğunu düşünüyorum. Dilerseniz kahveyle ilgili çok kısa bir tarih turu yapalım. Kahveye dair ilk bilgiler ilk kez 15. yüzyıl ortalarında Yemen'de kaydedilmiş. Tabii burada ben kahve bitkisinden bahsetmiyorum, içilen kahveden bahsediyorum; aslında Türk kahvesi yani. Buradan Osmanlı'nın başkentine geliyor; yani Yemen'den İstanbul'a. İstanbul'da hemen çok popüler oluyor ve kahvehaneler açılmaya başlıyor. Yunanistan da imparatorluğun bir parçası olduğu için orada da kahvehanelerin erken dönemde açılmaya başladığını biliyoruz. İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkeler yine Osmanlı vasıtasıyla kahve kültürünü elde ediyorlar.
Tabii Türkiye'de bir yandan da büyük bir çay kültürü var ama bana kalırsa Türk kahvesinin yeri başka. Yani daha prestijli bir şey gibi. Biliyorsunuz bir yandan da özellikle son dönemde yeni nesil kahve kültürünün yine bize Anglo-Sakson dünyadan gelmesiyle başka çeşit kahveleri de içmeye başladık. Tabii yine benim kişisel favorim Türk kahvesi ama bunlar da, yani bu farklı kahve çeşitleri de çok popüler oldu.
Zaten hepimizin ismini bildiği kahve zincirlerinde yaptıkları kahvenin çok nitelikli ve lezzetli olmadığını düşünsem de çok fazla insanlar tarafından benimsendiğini ve artık bizde de kahve zincirinden ziyade butik, bu işi güzel yapan yerler olduğunu da söylemek lazım. Onların da hakkını teslim etmek lazım. Bu noktada şunu özellikle önemsiyorum: Sabah kalkar kalkmaz "bir kahve içmeden ayılamıyorum" diyen bir kesim oluştu Türkiye'de. Bu aslında asla Akdeniz yaşamının bir parçası değil.
Onu da belirtmek lazım. Çünkü şimdi düşünün; sabahleyin kalkar kalkmaz kahve içmenin hedefi nedir? Hemen ayılmak değil mi? Niye ayılıyorsunuz? Çünkü üretkenliği artırmanız gerekiyor, hemen üretime geçmen gerekiyor. Oysa kahve güne güzel bir başlangıç yapmak, belki kendinle biraz zaman geçirmek gibi bir hedefe sahip olmalı. Zaten sağlıklı beslenme çerçevesinde baktığımızda da sabah kalkar kalkmaz kafeinle güne başlamak doğru bir seçim değil. Bu hem kortizol seviyelerimizi etkiliyor hem de kan şekeri seviyesini. Uzun vadede sürekli kortizol seviyesinin yükseltilmesi insülin direncimizi ve metabolizmamızı etkiliyor. Bunu da önemli bir not olarak belirtmiş olayım. Lütfen sabah uyandıktan sonra bir bardak su içelim ve kahvaltıdan önce kafein tüketmeyelim.
Bu arada bana Türk kahvesinin sabah kalkar kalkmaz içildiğini, hatta "kahvaltı" kelimesinin de "kahve altı" ifadesinden geldiğini söyleyeniniz çıkacaktır. Bu bilgiye pek çok yerde rastlıyoruz, gerçekten doğru da olabilir; fakat bundan daha önemlisi, kahvenin genellikle lokumla servis edildiğini görüyoruz. Bunun da bir tür insülin dengeleme olduğunu düşünüyorum. Yine de bir bütüncül beslenme ve sağlıklı yaşam uzmanı olarak ısrarla vurgulamak istiyorum ki sabah kalkar kalkmaz su içmek daha sağlıklıdır ve kahvaltıda protein ağırlıklı beslenmenizi tavsiye ediyoruz. Lütfen aç karnına kahve tüketmeyin.
Tam da kahvaltıdan bahsetmişken; son dönemde içi meyve dolu, balla tatlandırılmış kaseler çok popüler oldu. Maalesef bu şeker bombasını özellikle genç kadınlar çok tüketiyorlar.
Biliyorum o kadar "cool" gelmeyebilir ama gerçekten klasik Türk kahvaltısını tercih ederseniz bu hem daha sağlıklı hem de geleneksel tatlarımızın devamlılığını sağlama açısından mühim. Ve son olarak bu konuda söylemek istediğim şeyi tekrar özetlersem: Evet, sağlıklı beslenme kişisel bir şeydir; size neyin iyi gelip gelmediğini en iyi siz bilirsiniz. Ama aslında genel bir tarafı da vardır. Bu yüzden sabahleyin bu kadar kafein ve şeker yüklenerek uzun vadede metabolizmanızın dengesini altüst edeceğinizi söylemek mümkün.
Şimdi bu kadar sağlıktan bahsettik, programın ilk şarkısının zamanı geldi bence. Bu çok eski bir şarkı, 1950'li yıllardan kalma. Şarkıda geceleri başka kadınlarla eğlenip sonra tek başına kahve içmek için kahvehaneye giden sevgilisinden bahsediyor. Genellikle Stella Haskil yorumu popülerdir ama ben şahsen Eleftheria Arvanitaki'yi çok sevdiğim için onun yorumunu paylaşacağım. Buyurun efendim: To Kafedaki.
Programın ilk kısmında ülkemizde gittikçe artan kahve tüketiminin daha çok Anglo-Sakson dünyadan gelen kahve zincirleriyle ilişkili olduğundan bahsetmiştim. Bu yeni nesil kahve kültürünün yaygınlaşması kahveye olan ilgiyi çok artırdı.
Bu tabii ki tek başına zararlı bir şey değil. Fakat burada kahvenin tam da tüketimi artırmaya dönük bir meta hâline geldiğini görüyoruz. Bu bence önemli. Mesela bir insanın tek tuşla elli çeşit kahve yapan bir makineye ihtiyaç duyması çok inanılmaz geliyor bana. Burada ihtiyaçlarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekmiyor mu? Gerçekten böyle bir makineye ihtiyacımız var mı? Tabii burada sorulması gereken soru aslında şu: İhtiyaçlarımızı ve isteklerimizi gerçekte kim tarif ediyor?
Şimdi bu soruyu sorunca aklıma Fransız sosyolog Pierre Bourdieu geldi. O, bu isteklerimizin tam olarak toplumsal konumumuzla alakalı olduğundan bahsediyordu. Dolayısıyla bunun doğal olmadığını, tamamen toplumsal sınıfın bir ürünü olduğunu söylüyordu. Tabii isteklerin yapaylığı konusundan bahsedince Karl Marx'ı da anmamak mümkün değil. Çünkü o da kapitalizmin böyle yapay ihtiyaçlar yarattığını ve insanların kendi özgün insani tatminini gerçekleştirmesini engellediğini belirtiyordu.
Şimdi bu neden önemli aslında? Çünkü isteklerin ve ihtiyaçların yapay oluşu, bunların bizden kaynaklanmıyor oluşu, hem kendimize hem de dünyaya yabancılaşmamızla sonuçlanıyor. Nasıl oldu da kendimizle ve başkalarıyla bağ kurmanın bir yolu olan kahve içme eylemi bir tüketim nesnesi hâline geldi? Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?
Burada tabii çok derin felsefi tartışmalara girmek istemiyorum ama kahvenin bir sosyal olgu olarak bağ kurmak gibi bir nesne olmaktan çıkıp sadece daha çok üretim yapabilmek için bizi canlandıran bir pazar hâline gelmesi çok çarpıcı. Biraz da bu tarz değişimlerin, hiçbir şeyi ağız tadıyla yaşayamaz hâle gelmemizle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sadece bir cezve, su ve kahve ile yapabileceğimiz bir içecek artık bizi tatmin etmiyor. Elimizin altında 50 çeşit kahve yapabileceğimiz bir makine olsun istiyoruz. Bu, tüketim zokasını yuttuğumuzu gösteriyor. Bunun farkında olmak kişisel kurtuluşun bir reçetesi.
Öte yandan kahvenin bir de psikolojik yönü var. Akdeniz yaşam biçiminde kahve aslında bir nefes aralığıdır. Bir yerde oturup kahve içmek, birisiyle beraberce zaman geçirmek demektir. Bizler bu sohbetlerde bir duygudaşlık yaşamış oluyoruz. Kişisel ilişkilerimiz derinleşiyor. İnsan duygularını paylaşıp bu duygusal değiş tokuşu yaşadığında asıl bağ kurma gerçekleşiyor.
Duygudaşlık dedim; Akdeniz toplumlarında arkadaş sohbeti aslında bir tür dertleşmedir. Paylaşmak demek; "Ben senin bu duygunu görüyorum, seni duyuyorum" demektir. Irvin Yalom'un bu konuyla ilgili çok güzel bir ifadesi var: "Kaygının en önemli kaynaklarından birisi görülmemek, duyulmamak ve onaylanmamak duygusudur." Dolayısıyla biz bu kahve sohbetlerinde birbirimizin yaşadıklarına şahitlik ettikçe kaygı seviyemiz azalıyor.
Bir duyguyu yadsıdığımız zaman onu yok saymış oluruz. Bu da uzun vadede hem zihinsel hem de bedensel sağlık üzerinde olumsuz etkileri olan bir durum. Psikiyatrist Daniel Siegel'ın da belirttiği gibi; bir kişinin bizim duygumuzu hissetmesi, duygusal denge ve sağlıklı bağlanma için gereklidir. Bu, insanların bir ortaklaşma içinde yaşamı kucaklaması anlamına gelir. Kimse acısını içine gömüp laf olsun diye kahve içmiyor.
Evet, şimdi veda vakti geldi. Bu programda size Akdenizliliğin değerini hatırlatmak istedim. Modern yaşam bizleri durmadan hızlandırıp kendimizi de ilişkilerimizi de tükettiğimiz bir yöne itiyor. Akdenizli gibi yaşamanın değerini bilmeliyiz. Böylece yaşamın tadına, hani yemeğin suyuna ekmek banarsınız ya, işte öyle varabiliriz. Nikos Kazancakis'in unutulmaz karakteri Alexis Zorbas gibi; hayatı teorilere boğmadan, her anı iliğine kadar yaşayıp kendi hikâyeni kabullenmek... İşte bunu başarabilirsek ne kadar güzel.
Size son çalacağım şarkı 70'li yıllardan. Şarkıda "Platon ile bir kahve içseydin mutlaka barıştan konuşurdun" diyor. Fernando Ubiergo'dan dinliyoruz: Un Café Para Platón.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Sevgilerimle ve saygılarımla.


